İKRİME el-BERBERÎ

Ebû Abdillâh İkrime b. Abdillâh el-Berberî el-Medenî (ö. 105/723)

Abdullah b. Abbas’ın mevlâsı, müfessir tâbiî.

Müellif:

Muhtemelen 21 (642) yılında doğdu. Aslen Mağribli ve Berberî olup Kureşî ve Hâşimî nisbeleriyle de anılır. Abdullah b. Abbas Basra valisi iken Husayn b. Ebü’l-Hur el-Anberî onu kendisine hediye etti. İbn Abbas’ın ölümünden sonra oğlu Ali, İkrime’yi Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’ye 4000 dinar bedelle sattı, ancak İkrime’nin ona babasının ilmini sattığını söyleyerek sitem etmesi üzerine Ali bu alışverişi feshederek İkrime’yi âzat etti. İkrime’ye Kur’an, fıkıh ve sünneti öğretmek için çaba harcayan Abdullah b. Abbas, bizzat İkrime’nin belirttiğine göre kırk yıl süren bu tahsil hayatı boyunca (Mizzî, XX, 269) kendisini derslerine vermesi için zaman zaman onu ayağından bağlardı. Rivayet ettiği hadislerin çoğunu sahâbe neslinden alan İkrime, başta Abdullah b. Abbas olmak üzere Hasan b. Ali b. Ebû Tâlib, Ukbe b. Âmir el-Cühenî, Hz. Âişe, Ebû Hüreyre, Abdullah b. Amr b. Âs, Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Ömer b. Hattâb, Hz. Ali, Câbir b. Abdullah’tan hadis rivayet etti. Zehebî Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ’da (I, 95) onun Hz. Ali’den rivayetini mümkün görürken Aʿlâmü’n-nübelâʾda (V, 13) Nesâî’nin es-Sünen’inde yer alan bu rivayetinin mürsel olduğu ihtimaline işaret etmektedir. İkrime’den İbrâhim en-Nehaî, Şa‘bî, Katâde b. Diâme, İbn Şihâb ez-Zührî, Amr b. Dînâr, Âsım b. Behdele, Eyyûb es-Sahtiyânî ve A‘meş gibi yetmişten fazlası tâbiîn âlimi olmak üzere değişik beldelerden 300 kişi rivayette bulundu. Abdullah b. Abbas, İkrime’nin yetiştiğini görünce onu halka fetva vermekle görevlendirdi (İbn Ebû Hâtim, VII, 8).

İkrime hayatının çeşitli dönemlerinde seyahatler yaptı; Horasan, Semerkant, Nîşâbur, İsfahan, Basra, Kûfe, Mısır, Mağrib gibi yerleri dolaştı; devlet adamlarından hediye kabul etti. Bu seyahatlerin asıl sebebinin maddî sıkıntı olduğu anlaşılmakta, Mekke ve Medine’yi bırakıp Horasan’da ne aradığını soranlara kızlarının ihtiyacını karşılamak için yollara düştüğünü söylemesi de bunu göstermektedir (, V, 27). Tâbiîn âlimlerinden Ebü’l-Esved Muhammed b. Abdurrahman’ın açıklamalarında bu seyahatlerin bir amacının da irşad olduğu görülmektedir. Ebü’l-Esved, Mısır’dan Medine’ye gelip İkrime ile karşılaştığında İkrime ona Mağribliler’in durumunu sormuş, Mağribliler’in gaflet içinde bulunduğunu öğrenince Mısır’a uğrayarak oradan Mağrib’e (Tunus) geçmiş, buradaki Hâricîler kendisinden istifade etmiştir (Fesevî, II, 7; Mizzî, XX, 277-278; İbn Hacer, VII, 267). Mizzî’nin yer verdiği diğer bir rivayete göre ise Sufriyye’ye ait görüşleri ilk defa Mağrib’e götüren İkrime olmuştur. Joseph Schacht, onun Mağrib’e gitmesinin uzak ihtimal olduğunu söylemişse de bu görüşü için herhangi bir delil zikretmemiştir.

Hayatının son dönemlerinde Medine yönetimi tarafından arandığı için Dâvûd b. Husayn el-Medenî’nin evinde gizlenen İkrime 105 (723) yılında burada vefat etti. Ölüm tarihi 104, 106 ve 107 olarak da zikredilmiştir. İbn Hallikân, onun Kayrevan’da öldüğüne dair rivayetin doğru olmadığını belirtmiştir. İkrime’nin vefatı, meşhur şair Küseyyir Azze’nin vefatı ile aynı güne rastlamış olup cenaze namazları aynı yerde kılınmış, halk arasında bu iki ölüm, “Bugün en büyük fakih ile en büyük şair öldü” şeklinde ifade edilmiştir. Ali b. Medînî, kendilerine ulaşan bilgiye göre hiç kimsenin İkrime’nin cenazesini taşımak istemediğini, ücretle tutulan dört kişiye bu görevin yaptırıldığını zikretmiştir (Fesevî, II, 6; İbn Hacer, VII, 270-271). Mizzî de halkın İkrime’yi terkedip Küseyyir’in cenazesinin ardından gittiğini belirten bir rivayete yer vermiştir (Tehẕîbü’l-Kemâl, XX, 290). Ancak râvisi bilinmediği için bu haberi önemsemeyen otoriteler, İkrime’nin yönetim tarafından takip edilen biri olması sebebiyle idarecilerden korkulduğu için cenazesine katılımın az olabileceğini söylemişlerdir (, V, 34; İbn Hacer, VII, 273).

Katâde b. Diâme ve Sellâm b. Miskîn tefsiri en iyi bilen kişinin İkrime olduğunu söylemiş (İbn Sa‘d, V, 288; Fesevî, II, 8), Abbas b. Mus‘ab el-Mervezî de İbn Abbas’ın talebeleri arasında tefsirde İkrime’nin en önde geldiğini belirtmiştir (Mizzî, XX, 270). Ebû Hâtim er-Râzî, İbn Abbas’ın talebeleri içinde karşılaştırma amacıyla sorulan bir soruya cevap verirken İkrime hakkında aynı görüşü paylaştığını ortaya koymuş (İbn Ebû Hâtim, VII, 9), İkrime Basra’da bulunduğu sürece Hasan-ı Basrî’nin tefsir okutmaktan ve fetva vermekten imtina ettiği bildirilmiştir (, I, 96). Katâde b. Diâme o dönemde siyeri de en iyi İkrime’nin bildiğini kaydetmektedir (Mizzî, XX, 272).

Onun hadisteki yeri hususunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Eyyûb es-Sahtiyânî, Yahyâ b. Maîn, Ebü’l-Hasan el-İclî, Ebû Hâtim er-Râzî ve Nesâî gibi hadis otoriteleri onun sika olduğunu söylerken Ahmed b. Hanbel hadislerinin delil olarak kullanılabileceğini belirtmiş, Buhârî de çevresinde ve arkadaşları arasında hadislerine herkesin güvendiğini söylemiştir. Buna karşılık İmam Mâlik’in İkrime’yi sika kabul etmediği ve kendisinden hadis alınmamasını istediği ileri sürülmüş, Yahyâ b. Saîd el-Ensârî ve Muhammed b. Sîrîn’in de onun için yalancı dediği nakledilmiştir (a.g.e., XX, 282-283). Ancak Ebû Hâtim er-Râzî’ye göre bu iki zatın İkrime’ye karşı oluşunun sebebi güvensizlik değil onun bazı görüşlerini benimsememesidir (İbn Ebû Hâtim, VII, 8-9; aş.bk.). Bu değerlendirmeler daha sonraki dönemlerde de hadis otoriteleri tarafından tartışılmıştır. İbn Hibbân ve İbn Adî, hadis imamlarının tereddüt etmeden İkrime’den rivayette bulunduklarını, sahih hadisleri derleyen müelliflerin onun rivayetlerini eserlerine aldıklarını belirtmiştir. Zehebî ise İkrime’nin ilimdeki kişiliğine işaret ettikten sonra onun hıfzı sebebiyle değil bazı görüşleri yüzünden eleştirildiğini, Hâricîler’in görüşlerini benimsemekle suçlandığını kaydetmiştir (Mîzânü’l-iʿtidâl, III, 93).

İkrime’nin güvenilirliği konusu ele alınırken ona dair kaynaklarda yer alan ve Abdullah b. Abbas’ın oğlu Ali ile Saîd b. Müseyyeb’e nisbet edilen sözler üzerinde durulmuştur. Buna göre Abdullah b. Hâris, Ali b. Abdullah b. Abbas’ın yanına gittiğinde İkrime’yi bir kapıya bağlı halde görmüş ve, “Siz kölelerinize böyle mi muamele edersiniz?” diye sormuş, Ali de babası hakkında yalan söylediği için böyle cezalandırdığını ifade etmiştir (İbn Kuteybe, s. 456; Mizzî, XX, 280). Saîd b. Müseyyeb de kölesine nasihat ederken, “İkrime’nin İbn Abbas hakkında yalan konuştuğu gibi sen de benim hakkımda yalan uydurma” diye uyarıda bulunmuştur (Mizzî, XX, 280). Bu rivayetlerin ilkinin senedinde yer alan ve Abdullah b. Hâris’ten haberi nakleden kölesi Yezîd b. Ebû Ziyâd’ın tâbiînden sayılmakla birlikte sağlam bir râvi olmadığı, bazı otoritelerce zayıf diye nitelendirildiği, münker sayılan rivayetlerinin bulunduğu (, VI, 129-133), hadisleri delil olarak kullanılabilir râvilerden olmadığı (İbn Hibbân, V, 230) dikkate alındığında Ali b. Abdullah b. Abbas’ın İkrime hakkında söylediği ileri sürülen sözün onun aleyhine delil olarak kullanılamayacağı anlaşılır. Ayrıca Yezîd’in Ali’den olan bu rivayetinin doğruluğu kabul edilse bile Ali’nin bu sözle neyi kastettiği ve İkrime’ye uyguladığı muamelede ne derece haklı olduğu da belli değildir. Saîd b. Müseyyeb’den nakledilen haberde, bir önceki sözün şüyûu üzerine onun böyle bir beyanda bulunmuş olabileceği hatıra gelmektedir. Öte yandan İkrime’nin güçlü ilmî kişiliğinin akranı arasında hissî şekilde değerlendirildiğini, fakat yüzyüze geldiklerinde onun karşısında susmayı tercih ettiklerini gösteren örneklerin bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim İbn Sa‘d’ın Saîd b. Cübeyr ve İkrime’den naklettiği iki ayrı rivayete bakıldığında, bunlardan ilkine göre Saîd b. Cübeyr çevresindekileri İkrime’den aldıkları bazı hadisler sebebiyle eleştirmiş, kendisinin yanında bunları rivayet edemeyeceğini söylemiş, o sırada aynı meclise gelen İkrime’nin söz konusu hadisleri orada da rivayet etmesine rağmen Saîd b. Cübeyr dahil hiç kimse ona itiraz etme cesaretini gösterememiştir. Diğer rivayette ise aleyhinde konuşanlar için İkrime’nin, “Bunlar arkamdan konuşup beni yalanlamaya kalkarlar, yüzüme karşı yalanlasalar ya!” dediği belirtilmektedir (İbn Sa‘d, V, 288). Esasen cerh ve ta‘dîl ilminde akranın birbiri aleyhindeki sözlerinin dikkate alınmadığı bilinmektedir. G. H. A. Juynboll’un hadis otoritelerinin İkrime’ye güvenmedikleri, fakat rivayetlerini kullandıkları şeklindeki beyanına ise (Muslim Tradition, s. 56) bir anlam vermek güçtür. Zira İmam Mâlik istisna edilecek olursa onu genelde bütün hadis müellifleri sika olarak kabul etmiş, Kütüb-i Sitte musannifleri başta olmak üzere rivayetlerine eserlerinde yer vermiştir; sadece Buhârî el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde İkrime’nin 139 rivayetini nakletmiştir.

İkrime’nin Hâricîliğe nisbetine dair farklı iddialar ileri sürülmüştür. Ali b. Medînî’nin onu Hâricîliğin Harûriyye fırkasına, Atâ b. Ebû Rebâh ve Ahmed b. Hanbel’in İbâzıyye’ye nisbet ettiği, ayrıca Beyhesiyye ve Sufriyye’ye nisbet edildiği söylenmiştir. Ancak bir kişinin bir mezhebin birçok koluna aynı zamanda mensup olduğunu kabul etmek güçtür. Emevî yönetiminin baskılarına karşı İkrime’nin Hâricî çevrelerle olan siyasî ilişkilerinin bu tür iddialara yol açtığı anlaşılmaktadır. Onun bu ilişkileri, itikadî yönden Hâricîler’in görüşlerini benimsediği anlamına gelmemektedir. Nitekim siyasî ihtilâfların çözümü ve ara buluculuk amacıyla Necde b. Âmir ile görüşmek isteyen Muhammed b. Cübeyr’in İkrime’yi Necde’nin yanında bulması ve Necde ile görüşebilmesi için onun yardımını istemesi (Taberî, VI, 139), İkrime’nin idareye karşı Hâricî fırkalarla olan bu siyasî ilişkisini ortaya koymaktadır. Ehl-i bid‘ata güvenmeyen ve onlardan hadis almayan otoritelerin İkrime’ye güvenmesini de onun itikadî açıdan Hâricî görüşleri benimsemediğinin bir delili sayılmalıdır. Burada göz önünde bulundurulması gereken bir husus da bu dönemde siyasî ve itikadî fırkaların tanınmış âlimleri kendi saflarında gösterme çabalarıdır. Meselâ Basralı âlim Câbir b. Zeyd’e İbâzîler’in kendisini fırkalarına nisbet ettikleri söylendiğinde böyle bir şeyden Allah’a sığındığını belirterek tepkisini ortaya koymuştur (İbn Hacer, II, 38; , VI, 538). Aynı şekilde İkrime’nin Hâricî fırkalarla iyi ilişkilerinin onlar tarafından istismar edilmesi ve buna bağlı olarak onun bu fırkalara mensubiyetine dair yakıştırmalardan söz edilmesi ihtimal dahilindedir. İclî, İkrime’nin Harûriyye’ye nisbetiyle ilgili iddianın asılsız olduğunu belirtmiş, İbn Hallikân da ondan “Mekke fakih ve tâbiîlerinden biri” diye söz etmiştir.

Ebû Nuaym’ın kaydettiği bir rivayete göre (Ḥilye, III, 327) İkrime Kur’an’ın tamamını tefsir ettiğini söylemiş ve İbnü’n-Nedîm de ona nisbet ettiği Tefsîru ʿİkrime adındaki eserle bu rivayeti doğrulamışsa da (el-Fihrist, s. 164) eserin günümüze ulaştığına dair bir bilgi bulunmamaktadır.

İbn Cerîr et-Taberî, İkrime’nin adâletini delilleriyle ortaya koyduğu iki varaklık bir risâle yazmış, Münzirî’nin de benzer bir çalışması olduğu belirtilmiştir (İbn Hacer, VII, 273). Ayrıca İbn Mende’nin Ṣıḥḥatü ḥadîs̱i ʿİkrime adlı bir telifinden söz edilmiş (, V, 31), Merzûk b. Heyyâs, ʿİkrime mevlâ İbn ʿAbbâs ve tetebbuʿu merviyyâtihî fî Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî adıyla yüksek lisans tezi hazırlamıştır (1399, el-Câmiatü’l-İslâmiyye [Medine]).


BİBLİYOGRAFYA

Buhârî, “Daʿavât”, 20.

a.mlf., et-Târîḫu’l-kebîr, VII, 49.

, V, 287-293.

, s. 339.

, s. 455-457.

, II, 5-12.

, VI, 139.

, VII, 7-9.

, V, 229-230.

, V, 1905-1910.

, s. 164.

, III, 326-347.

, s. 70.

, s. 149.

, I, 340-341.

, II, 427-428.

, XX, 264-292.

, I, 95-96.

a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, V, 12-36; VI, 129-133.

a.mlf., Târîḫu’l-İslâm: sene 101-120, s. 174-181.

a.mlf., Mîzânü’l-iʿtidâl, III, 93-97.

, II, 38; VII, 263-273.

, I, 380-381.

, I, 691.

G. H. A. Juynboll, Muslim Tradition, Cambridge 1983, s. 55-57, 139-140.

Abdullah Muhammed Selekınî, Ḥabrü’l-ümme ʿAbdullāh b. ʿAbbâs, Kahire 1407/1986, s. 128-134.

Chikh Bekri, “Le Kharijisme berbère”, Annales de l’Institut d’études orientales, XV, Alger 1957, s. 58.

Humeydân Abdullah el-Humeydân, “el-Merâkizü’l-ʿilmiyye ve meşâhîrü’l-fuḳahâʾ ḫilâle ʿaṣri’t-tâbiʿîn”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb ve’l-ʿulûmi’l-insâniyye, V, Cidde 1985, s. 57-60.

J. Schacht, “ʿIkrima”, , III, 1081-1082.

İsmail L. Çakan, “Câbir b. Zeyd”, , VI, 538.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2000 yılında İstanbul’da basılan 22. cildinde, 40-42 numaralı sayfalarda yer almıştır.