el-FÜTÛHÂTÜ’l-MEKKİYYE

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (ö. 638/1240) tasavvufî görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı eseri.

Müellif:

Kısaca el-Fütûḥât olarak da anılan eserin tam adı el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye fî maʿrifeti’l-esrâri’l-mâlikiyye ve’l-mülkiyye’dir. Sözlükte “açmak, yardım etmek; zafer” gibi mânalara gelen feth kelimesi (çoğulu fütûh, bunun da çoğulu fütûhât) tasavvufta “Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve mârifet gibi mânevî lutuflarını kuluna açması” anlamına gelir (Kâşânî, s. 135). İbnü’l-Arabî feth ve fütûhât kelimeleriyle, keşf kabiliyeti açılan kalbin ilâhî feyze nâil olması ve ilham almasını kastederek peygamberlerin ve velîlerin Allah hakkında akıl ve fikir yoluyla oluşturulan bir bilgiye sahip bulunmadıklarını, Allah’ın onları bundan uzak tuttuğunu ve keşflerinin açılmasıyla (fütûhu’l-mükâşefe) Hakk’ın bilgisini elde ettiklerini söyler (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye [nşr. Osman Yahyâ], III, 116). İlham ürünü olan bilgiler kendisine Mekke’de geldiği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye adını verir. Kitabın bu özelliğini çeşitli vesilelerle vurgulayan İbnü’l-Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgilerin ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sürer (III, 477). İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Medeniyye ve et-Tenezzülâtü’l-Mevṣıliyye gibi eserlerini de bu fetih ilhamlarının kendisine geldiği yerlerle irtibatlandırarak isimlendirmiştir.

İbnü’l-Arabî, Filistin’de Halîl şehrindeki Hz. İbrâhim’in makamını ve Kudüs’te Mescid-i Aksâ’yı ziyaret ettikten sonra hac ve umre maksadıyla yola çıktı, Medine’de Hz. Peygamber’in türbesini ziyaret edip 598’de (1201) Mekke’ye gitti. Bu sırada otuz yedi yaşında olan müellife eserin ilk fetihleri burada gelmeye başladı. Mânevî varlık ve olayları geniş ölçüde maddî sembollerle tasvir eden İbnü’l-Arabî tavaf esnasında, “Kâbe’nin hakikati” olduğunu söyleyen bir gencin Hacerülesved tarafından kendisinin bulunduğu yere doğru geldiğini, kendini “konuşan-susan, mürekkeb-basit” gibi bazı zıt sıfatlarla tarif eden ve aslında “imâm-ı mübîn”in (Yâsîn 36/12) veya “levh-i mahfûz”un (el-Bürûc 85/22) tecessüm etmiş bir şekli olan bu gencin ondan kendisini okumasını istediğini ve, “Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret” dediğini nakleder. İbnü’l-Arabî, engin bir nura benzettiği bu gencin kendisinde gizli olan bilgileri gözleri önüne serdiğini, bunları okuyup el-Fütûḥât’ın ikinci cüzünü meydana getirdiğini, bir başka yerde de yazıya geçirmeden önce eseri mânen kendisinden okuduğunu söyler. İbnü’l-Arabî bu zattan, sahip olduğu sırlardan bazılarını kendisine açmasını rica ettiğini, onun da, “Ayak izlerimi takip ederek benimle beraber tavaf et” dediğini, birlikte yedi tavaf yaptıklarını, bu sırada genç adamın kendisine, “Bu görmüş olduğun ev (Kâbe) zatımı, yaptığımız yedi tavaf da yedi aslî sıfatımı temsil eder” dediğini (I, 47-51) ve her tavafta el-Fütûḥât’ın bir faslını okuduğunu nakleder. Bu ifadeden, eserin ihtiva ettiği bütün bilgileri müellifin bu görüşme sırasında -özet olarak- ondan aldığı anlaşılmaktadır. Bunların yazıya geçirilmesi otuz bir yıl sürmüş ve eser 629 yılının Safer ayında (Aralık 1231) yine Mekke’de tamamlanmıştır. İbnü’l-Arabî’nin, daha sonra Mekke şerifi Yûnus b. Yûsuf’un kızı Fâtma’dan doğan oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr’e verdiği bu ilk nüshayı tamamlayınca ciltsiz ve cüzler halinde Kâbe’nin damına koyduğu, bir yıl boyunca orada kalan esere yağmur ve fırtınaya rağmen hiçbir şey olmadığı rivayet edilir (Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, s. 12; Kārî el-Bağdâdî, s. 57). Bu nüsha bugün mevcut değildir. Müellif yaklaşık üç yıl sonra (632/1234) Şam’da eseri baştan sona gözden geçirmeye başlamış, üçte bir oranında ilâve ve bazı çıkarmalar yaptıktan sonra nihaî şeklini verdiği el-Fütûḥât’ın bu ikinci nüshasını bizzat kendi eliyle yazıp ölümünden iki yıl önce 24 Rebîülevvel 636 (4 Kasım 1238) tarihinde bitirmiştir. Bu sebeple şeyhin en mütekâmil fikirlerinin bu eserinde toplanmış olduğu söylenebilir. Bu nüsha bir süre İbnü’l-Arabî’nin Şam’daki türbesinde muhafaza edildikten sonra üvey oğlu Sadreddin Konevî’ye intikal etmiş, XX. yüzyılın başlarına kadar da onun Konya’daki zâviye kütüphanesinde özenle korunmuştur. Bu nüsha bugün İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndedir (nr. 1845-1881).

Muhtevası. el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, müellifin “sifr” adını verdiği otuz yedi kitaptan meydana gelir. Bunlar cüzlere, fasıllara, bablara ve meselelere bölünmüştür. Ancak eser ana şema olarak altı fasla, fasıllar da 560 baba ayrılmıştır. Müellifin doğum tarihiyle (560/1165) Feth sûresinin kelimelerinin toplamının da 560 olması dikkat çekicidir (Chodkiewicz, An Ocean Without Shore, s. 22). Eserin bazı bölümleri bir iki sayfa, bazıları da müstakil bir kitap hacmindedir. 559. bölüm hacim itibariyle en geniş bölümdür. İlk yazılan “fetih” eserin bir şeması mahiyetinde olan ikinci cüzdür ki müellif bu kısmı 560 bölümün içerisinde saymaz. Eserin sonlarında yer alan bazı bölümler tarih olarak daha önce yazılmıştır. Meselâ 121. bölüm 633 (1235-36) yılında, 191. bölüm 627 (1229-30) yılında, 295. bölüm 634 (1236-37) yılında kaleme alınmıştır. Öte yandan eserin muhtevası da belli bir plana uymaz. Nitekim müellifin kendisi de, “Diğer eserlerim gibi bu eserim de mâhir yazarların kitap yazım kurallarıyla kaleme alınmamıştır” (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, I, 59); “Bu kitabın bölümlerinin sırasının böyle olması kendi elimde değildir; (Kur’an’da) talâk, iddet ve nikâhla ilgili âyetlerin arasında, ‘Namazları ve orta namazı muhafaza ediniz’ (el-Bakara 2/238) meâlindeki âyetin gelmesi gibi bu da bir emr-i ilâhîdir” (a.g.e., I, 60); “Bana kalsa usulden bahseden 88. bölümün mantıkî olarak 68-72. bölümlerden önce gelmesi gerekirdi, fakat bu kendi irademle olmadı” (a.g.e., II, 163) diyerek eserin tertibinde görülen düzensizlik konusunda meydana gelebilecek tereddütlere bir açıklama getirmektedir. Bu yönüyle eserin Aristocu mantık silsilesini değil âdeta Stoacı mantığı andırdığı ileri sürülmüştür (Corbin, s. 74).

el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’nin ilk cüzü “Hutbetü’l-kitâb” başlığını taşıyan bir önsözle başlar. İbnü’l-Arabî burada “hakîkat-i vücûdiyye” ve “hakîkat-i Muhammediyye” kavramlarıyla varlığın yaratılışı konusuna temas ettikten sonra eseri kendisinden feyiz aldığını söylediği Şeyh Abdülazîz el-Mehdevî’ye, talebesi Abdullah Bedr el-Habeşî’ye ve onların şahsında bütün safiyet sahiplerine, muhakkik sûfîlere, velî dostlarına ve zeki kardeşlerine ithaf ettiğini söyler. İkinci cüzde 560 bölümün adları tek tek sıralanmıştır. İlim mertebelerinin anlatıldığı üçüncü cüz eserin mukaddimesini oluşturur; dördüncü cüzden itibaren birinci faslın konularına geçilir.

Eserin “maârif”ten bahseden birinci faslı yetmiş üç bölüme ayrılmıştır. İbnü’l-Arabî mârifet konularının avamın, havassın ve havâssü’l-havâssın anlayışlarına göre üç ayrı seviyede ele alınabileceğini, havâssü’l-havâssın bu konuları algılayış tarzını anlamanın kolay olmadığını göz önünde bulundurarak konuları çeşitli bölümlere dağıttığını, eseri ancak Allah’ın anlama kabiliyetini nasip ettiği kişilerin anlayabileceğini söyleyip meseleleri havas ve havâssü’l-havâs düzeyinde ele aldığına dikkat çeker. Bu faslın ilk bölümlerinde harflerin mertebeleriyle varlık mertebeleri arasındaki irtibatlar gösterildikten sonra âlemin zuhuru, besmelenin sırları, ruhların, bedenlerin ve arzın yaratılışı, arş ve taşıyıcıları, kürsî, dört büyük melek ve kutuplar anlatılmış, ilâhî ilimlerdeki olağan dışı hususlara işaret edilmiştir. Daha sonra zamanın metafiziği yapılmış, ilham ilimlerinin nasıl öğrenileceği gösterilmiştir. Unsurlar âlemi, nefis, ulvî ve süflî âlemler, ba‘s, kıyamet, cennet, cehennem, berzah ve bunların sırları, şeriatın zâhirî ve bâtınî sırları anlatıldıktan sonra velâyet konusuna temas edilerek Ehl-i beyt’in sırrı üzerinde açıklamalar yapılmıştır. Bu faslın son bölümlerinde kelime-i tevhid, tahâret, namaz, zekât, oruç ve haccın sırları üzerinde genişçe durulmuştur. Bu ilk fasıl, bütün eserin etrafında örüldüğü fikrî bir yumak gibidir. Sâlik bu nazarî temeller üzerinde kemale erecektir.

Eserin ikinci faslında ilk fasıldaki nazarî açıklamaların uygulamalarına yer verilerek tövbe, mücâhede, halvet, uzlet, firar, takvâ, farzlar, sünnetler, nâfileler, zühd, cömertlik, havf ve recâ, hüzün, açlık, şehvet, irade, uyku, uyanıklık, huşu, nefse muhalefet yolları, haset, kibir, gıybet, kanaat, hırs, tevekkül, şükür, sabır, yakīn, murakabe, rızâ, istikamet, ubûdet, ihlâs, sıdk, hayâ, hürriyet, zikir, fikir, fütüvvet, firâset, hulk, gayret, velâyet, nübüvvet, risâlet, fakr, tasavvuf makamı, tahkik makamı, hikmet makamı, kimyâ-i saâdet makamı, tevhid makamı, edep, sohbet, sefer, mârifet, ölüm, muhabbet, şevk ve iştiyak, semâ, keramet, harku’l-âdât, mûcize, rüya ve mübeşşirât, sâlikin sûreti gibi konu ve kavramlarla bunların sırları anlatılır. Bu fasıl eserin 74-189. bölümlerini ihtiva eder.

Sâlikin ahvalinin anlatıldığı üçüncü fasıl seksen bölüme ayrılmıştır. Bu fasılda sefer ve müsâferet, tarik, hal, makam, mekân, şath, tavâli‘, nefes, sır, visâl, fisâl, riyâzet, tecellî, müşâhede, mükâşefe, telvîn, gayret, hayret, letâif, fevâtih, vesm ve resm, kabz, bast, fenâ, bekā, cem‘, tefrika, murad, mürid, himmet, gurbet, mekr, rağbet, vecd, tevâcüd, vücûd, vakt, heybet, üns, celâl, cemâl, kemal, gaybet, huzur, sekr, sahv, zevk, reyy, mahv, isbat, setr, kurb, bu‘d, şeriat, hakikat, havâtır, vârid, şâhid, nefs, ruh, ilme’l-yakīn, ayne’l-yakīn, hakka’l-yakīn gibi konular ve bunların sırları anlatılır.

Dördüncü fasılda kutub ve onun iki yanında bulunan iki imamın menzilleri, tenzih, teberrâ, havz, ülfet, tecellî-i semedânî, tilâvetü’l-evveliyye, ilmü’l-ümmî, gayb ve şehâdet âlemleri, zamanın sadrı ve dördüncü felek, şehâdet âleminin varlık sebebi, gayb âleminin zuhur sebebi, saadet ve şekāvet ehli, ulvî âlemin inkisam sebebi, ulvî âlemin süflî âlem üzerine gelişinin sebebi, melâmet, evliyanın kalbine vahyin inişi ve şeytanın bundan uzak oluşu, nebîler, velîler ve meleklerin dereceleri ve farkları, azabın neden gerektiği, ibtilâ, Muhammedî şeriatın ve diğer şeriatların nefsânî garazlarla nasıl neshedildiği, âlem-i gayb ile âlem-i şehâdetin arasını ayıran menzil, büşrâ, mübeşşer-mübeşşer bih, ricâl ve nisânın bazı ilâhî mavtınlarda beraberliği, Kur’an menzili, mürekkeb ve basit, terakkî ve tedennî, “Ben eşyayı senin için, seni de benim için yarattım” menzili, uhuvvet, nebâtâtın kutba biatı, Hz. Muhammed’in menzili ve âlemler, ihlâsın sırrı, bazı âriflerin sıdklarının sırları, Allah indinde ilk saf, Hayber fethi ve o gün inen sırlar, ebvâbın fethi ve kapanması, sıfatlarda ruhlar ve nefislerin beraberliği, mânalardan perdenin kaldırılması, Ehl-i beyt’ten olmayanın Ehl-i beyt’e ilhakı, Hak ve takdir, iki secde (küllî ve cüz’î) ve sırları, ârif ve onun kendi altındakileri eğitmesi, ekvânda hali ve makamı gizli olanlar, âhir zaman mehdîsi ve vezirleri, şehâdet âleminin gayb âlemi üzerine olan tesirleri, hakikatler âlemi ve imtizac, “Ulemâ enbiyanın vârisleridir” menzili, tevhid ve cem‘ konularıyla bunların sırları anlatılmıştır. Bu fasıl eserin 270-383. bablarını ihtiva eder.

Beşinci fasılda zillet ve fakr ile ulaşılabilecek haller (münâzelât) incelenmiştir. Eserin 384-461. bablarını içine alan bu fasılda, “Allah insan ile ancak vahyetmekle veya hicabın ardından konuşur” (eş-Şûrâ 42/51) meâlindeki âyetin sırları anlatıldıktan sonra, “Kim hakir görülürse galip gelir, kim de hakir görürse mağlûp olur”; “Merhamet edene merhamet edilir”; “Edepli olan vâsıl da olur”; “Kuluma tapan kulum değildir”; “İsimler sana hicaptır, eğer onları açabilirsen bana vâsıl olursun”; “Ben senin zamanınım, sen de benim zamanımsın”; “Benim fiilimi bana iade eden bana hakkımı vermiş olur”; “Deliller ve burhanlarla bana vâsıl olmak isteyenler hiçbir zaman bana vâsıl olamazlar” gibi hikmetli sözlerin açıklamaları yapılmıştır. Daha sonra şahdamarı ve beraberliğin mahalli, kulun kalbi, irfanî keşfin gerekliliği, kābe kavseyn ve kābe kavseyn-i sânî, İslâm, iman ve ihsan mertebeleri ve sırları anlatılmıştır.

Eserin 462-558. bablarını ihtiva eden altıncı faslında makāmâtla ilgili konular ele alınmıştır. Bu fasılda Muhammedî kutuplar ve bunların menzilleri, âlemin feleklerinin devrini sağlayan on iki kutub, menzili “lâilâhe illallah” olan Muhammedî kutuplar kutbunun hali, menzili “Allahüekber” olan kutub, menzili “sübhânallah” olan kutub, menzili “elhamdülillâh” olan kutbun halleri anlatıldıktan sonra sırasıyla her birinin menzili bir âyete tekabül eden kutublardan söz edilir. İbnü’l-Arabî daha sonra, kendi zamanından kıyamete kadar gelecek kutubların adlarını zikretmesine engel olan sebepleri sıralamış ve hatmü’l-evliyâ konusuna temas etmiştir. Bu faslın son bölümünde Allah’ın isimlerinin bilinmesi keyfiyeti ve bunlardan hangisinin telaffuzunun câiz ve hangilerinin câiz olmadığı anlatılmıştır.

559. bölüm eserin bir özeti mahiyetindedir. 560. bölüm ise bir sonsöz niteliğinde olup İbnü’l-Arabî’nin hem müridlere hem de vâsıl olan kişilere hitaben yazdığı ilâhî, şer‘î ve hikemî vasiyetlerini ihtiva eder.

el-Fütûḥât esas itibariyle mensur bir eser olmakla birlikte içerisinde bir hayli şiir bulunur. Bu şiirlerin sayısı İbnü’l-Arabî’nin divanında yer alan şiirlerin yaklaşık beş katına ulaşır. Müellif ayrıca bu şiirleri Naẓmü’l-Fütûḥi’l-Mekkî adıyla bir eserde toplamıştır (Halep, Ahmediye Ktp., nr. 774). Genellikle her bölüm bir şiirle başlar. Müellif bu şiirlerin o bölümün âdeta birer özeti olduğunu, bunların kendilerine özgü mânaları bulunduğunu vurgular.

Eserde nakledilen âyet ve hadislerin sayısı da oldukça fazladır. el-Fütûḥât’ta tefsir ve te’vili yapılan bu âyetler Mahmûd Mahmûd el-Gurâb tarafından derlenerek Raḥmetün mine’r-raḥmân fî tefsîri ve işârâti’l-Ḳurʾân min kelâmi’ş-Şeyḫi’l-Ekber Muḥyiddîn İbni’l-ʿArabî adıyla dört ciltten oluşan bir eser meydana getirilmiştir (Dımaşk 1410/1989).

Sûfîlerin varlık ve bilgi nazariyesi, kozmolojisi ve metafizik anlayışlarının yanı sıra nübüvvet, risâlet, velâyet, melekiyyât, mebde ve meâd, tefsir ve te’vil gibi hem zâhirî hem de bâtınî yönleri olan birçok konu hakkında özgün bilgiler ihtiva eden el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’nin müellifin diğer önemli eseri Fuṣûṣü’l-ḥikem’in bir şerhi olduğu söylenebilir. Nitekim Nakşibendî şeyhlerinden Hâce Muhammed Pârsâ, “Fuṣûṣ can, Fütûḥât gönüldür” sözüyle eserin bu niteliğini vurgulamak istemiştir. el-Fütûḥât’ın özellikle II. cildinin 357-377. sayfaları arasındaki kısmın bir Fuṣûṣü’l-ḥikem özeti olduğu hissedilmektedir. Öte yandan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mes̱nevî’sini el-Fütûḥât’ın Farsça versiyonu olarak değerlendirenler de vardır. İbnü’l-Arabî, Mısırlı sûfî İbnü’l-Fârız’dan et-Tâʾiyyetü’l-kübrâ’sını şerhetmesini istediğinde onun, “Senin el-Fütûḥât’ın onun şerhidir” dediği rivayet edilir. Müellifin 400’ü aşkın eserinin her biri el-Fütûḥât’ın bir bölümüne yazılmış birer zeyil olarak değerlendirilebilir. Meselâ Kitâbü’t-Tecelliyyât el-Fütûḥât’ın 382. bölümünün, Kitâbü’l-Menzilü’l-menâzil de 22. bölümün birer zeyli gibidir, el-Fütûḥat’ın diğer bir önemli özelliği de nakledilen bir sûre veya âyetin, eserin hem kendi iç bölümleri arasında, hem de el-Fütûḥât ile başka bir eseri arasında fikrî bağlantı kurmada anahtar rol oynamasıdır. İbnü’l-Arabî bütün eserlerinin Kur’an’ın hazinelerinden olduğunu, kendisine Kur’an’ın fehminin ve nusretinin bahşedildiğini sık sık söyler. Bundan dolayı el-Fütûḥât’a tasavvufî bir Kur’an tefsiri demek de mümkündür.

İbnü’l-Arabî, eserlerinin kendisi tarafından yapılmış birer listesi olan el-Fihrist ve el-İcâze adlı kitaplarında el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’yi 50. sırada zikreder. Fuṣûṣü’l-ḥikem’in dört yerinde ve diğer bazı eserlerinde de bu eserden söz eder.

Pek çok kitap okuduğunu, ancak el-Fütûḥât’tan daha kapsamlı bir eser görmediğini söyleyen Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî’ye göre bu eserde şeriatın sır ve hikmetlerine, müctehidlerin ictihadlarını ortaya koyarken dayandıkları esaslara geniş yer verilmiştir. Bir müctehid bu eseri inceleyecek olursa bilgisi artar, daha önce bilmediği istidlâl şekillerini ve bunların sırlarını öğrenir, isabetli bir şekilde gerekçe tesbit etme imkânını kazanır. Bir müfessir, bir hadis yorumcusu, bir kelâmcı, bir dil veya kıraat âlimi, hatta bir rüya tabircisi bu eserden kendi alanıyla ilgili pek çok yeni şey öğrenir. Bir tabip, bir mühendis, bir mantıkçı, bir kimyacı ve bir tabiat âlimi için de aynı şeyi söylemek mümkündür (el-Kibrîtü’l-aḥmer, s. 3).

Çeşitli vesilelerle tefsir, hadis, fıkıh ve kelâmla ilgili pek çok meseleye temas eden ve bunlara dikkate değer açıklamalar getiren İbnü’l-Arabî’nin bu hacimli eseri yazıldığı tarihten itibaren pek çok âlimin dikkatini çekmiş, defalarca istinsah edilmiş, şerh ve ihtisar şeklinde bazı çalışmalara konu olmuştur.

Nüshaları. Sadece İstanbul kütüphanelerinde birçok yazma nüshası bulunan eserin 1238 yılında tamamlanmış müellif hattı nüshası İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ndedir (nr. 1845-1881). Konya nüshası olarak bilinen ve otuz yedi ciltten meydana gelen bu nüsha itinalı bir mağrib neshiyle yazılmıştır. Sonunda, eser kaleme alınırken ve tamamlandıktan sonra yetmiş bir defa müellifle mukabelesinin yapıldığına, kendisine okunduğuna dair okuyucu ve dinleyicilerin isimlerini de ihtiva eden semâ kaydı bulunmaktadır. Müellifin eserleri üzerinde geniş bir çalışma hazırlayan Osman Yahyâ el-Fütûḥât nüshaları hakkında bilgi verirken bu yetmiş bir semâ kaydının senedlerini tek tek sıralar (Histoire et classification de l’œuvre d’Ibn ‘Arabī, I, 205-231). Müellifin yazdığı bugün mevcut olmayan ilk nüshadan istinsah edilen Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki el-Fütûḥât nüshası (nr. 3743-3746) dört cilt halindedir. Bu nüsha yukarıda tanıtılan nüsha ile bazı farklılıklar göstermektedir. “Beyazıt nüshası” olarak tanınan eser 683 (1284) yılından önce istinsah edilmiştir. İbnü’l-Arabî’nin İsmâil b. Sevdekîn en-Nûrî adlı talebesi tarafından ilk nüshadan istinsah edilen Fâtih nüshası eserin XVIII-XXVII. ciltlerini ihtiva eder (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 275). Beyazıt Devlet (Veliyyüddin Efendi, nr. 1752) ve Nuruosmaniye (nr. 2506-2507) kütüphanelerindeki nüshalar da oldukça eski tarihli olup sonlarında semâ kayıtları vardır.

Tarih boyunca el-Fütûḥât’a verilen önem, onu en usta hattat ve müzehhiplerin istinsah edip süsledikleri bir eser haline getirmiştir. Bunlardan, Mehmed Ali Ayni’nin, “Yenicami Kütüphanesi kitapları arasında bir Fütûḥât-ı Mekkiyye vardır ki görülmeye şâyestedir… Hattatının hiç olmazsa iki sene mütemâdiyen çalışması lâzım geleceğini tahmin ediyorum” (Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim, s. 169) dediği nüshanın zahriyesi nefis bir tezhiple bezenmiş olup bölüm başlıkları ve sayfalar altın yaldız çerçevelidir. Molla Fenârî’nin oğlu hattat Celâleddin Efendi tarafından istinsah edilen bu nüsha bugün Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir (Turhan Vâlide Sultan, nr. 187). Ayrıca yine Süleymaniye (Antalya [Tekelioğlu], nr. 388; Mehmed Ağa Camii, nr. 125) ve Topkapı Sarayı Müzesi (III. Ahmed, nr. 98) kütüphanelerinde nefis tezhipli el-Fütûḥât nüshaları bulunmaktadır.

el-Fütûḥât’ın yazma nüshalarında bazı tahrifler yapıldığı iddiası Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî’den kaynaklanmaktadır. Şa‘rânî, el-Fütûḥât’ı özetlemeyi amaçladığı el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir adlı eser üzerinde çalışırken kullandığı nüshada İbnü’l-Arabî’nin görüşlerine aykırı bazı ifadelere rastladığını, bunları eserine almadığını, yıllar sonra Konya’da el-Fütûḥât müstensihlerinden Şemseddin el-Medenî’ye rastladığını, onun istinsah ettiği nüshayı incelediğini, kendisinin el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir’e almadığı birçok meselenin bu nüshada bulunmadığını görünce Mısır’daki bazı nüshalarda tahrifat yapıldığı kanaatine vardığını söyler (el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, s. 3-10). Şa‘rânî’nin bu iddiayı ileri sürerken hangi nüshaları kastettiği belli değildir. İbnü’l-Arabî uzmanlarından Ebü’l-Alâ Afîfî el-Fütûḥât’ın Bulak baskısını baştan sona taradığını, Şeyh-i Ekber’in fikirlerine aykırı bir şey görmediğini söyleyerek Şa‘rânî’nin bu konudaki kaygısını yersiz bulduğunu bildirir (, I, 163).

Eser ilk olarak Emîr Abdülkādir el-Cezâirî tarafından Mısır’da neşredilmiştir (Bulak 1297). Bu basımda Konya nüshasının esas alındığı söyleniyorsa da bu nüsha yukarıda tanıtılan müellif nüshasının dışında başka bir nüsha olmalıdır. Eser 1876 ve 1911’de tekrar basılmış, bu son baskının Beyrut’ta birçok tıpkıbasımı yapılmıştır (Beyrut, ts. [Dârü’s-Sadr]). Üçüncü basımda önceki baskılara göre bazı farklılıklar ve baskı hataları bulunduğundan ilk baskı daha muteber sayılır. Eserin son bölümü olan “Vesâyâ” ayrı bir kitap olarak el-Veṣâyâ adıyla birkaç defa basılmıştır (meselâ bk. Beyrut 1408/1988).

el-Fütûḥât’ın ilmî neşrine 1972 yılında Osman Yahyâ tarafından Mısır’da başlanmıştır. Çok tafsilâtlı bir tahkik ve tahriç yapılması planlanan bu çalışmada Konya, Beyazıt, Fâtih nüshaları ile Bulak baskısı esas alınmakta, her cildin önsözünde o cildin muhtevası hakkında bilgi verilmektedir. V. cildin başında eserin kullanımını kolaylaştıran bir makale bulunmaktadır. Mısır Kültür Bakanlığı ve Sorbonne Üniversitesi’nin üstlendiği bu projeye XII. ciltten itibaren UNESCO tarafından da destek verilmektedir. Otuz yedi cilt halinde yayımlanması planlanan eserin şimdiye kadar (1995) on dört cildi çıkmıştır. el-Fütûḥât’ın yayımı Mısır’da ilginç tartışmalara yol açmıştır. 23 Şubat 1979’da Mısır Parlamentosu’nda eserin basılıp basılamayacağı tartışılmış, alınan bir kararla yayımı durdurulmuş ve neşredilen ciltlerin dağıtımı yasaklanmıştır. 1981’de yasağın kalkması üzerine neşir faaliyeti yeniden başlamıştır. Ezher hocalarından Kemâl Ahmed Avn’in Kitâbü’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye ve mâ verâʾühû min ʿiyâẕi’l-ḫafiyye (1989) adlı broşürü konuyu tekrar gündeme getirmiştir. Muhammed Gazâlî Livaʾü’l-İslâm dergisinde (Mart ve Temmuz 1990) yayım kararını şiddetle eleştirmiş, Enver el-Cündî de en-Nûr dergisinde (29 Temmuz 1990) bu konuda bir yazı yazarak kendisine katılmıştır.

Şerhleri ve Muhtasarları. el-Fütûḥât’ın tam bir şerhi yoktur. Abdülkerîm el-Cîlî’nin Şerḥu müşkilâti’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye adlı eseri 559. bölüm üzerine bazı açıklamalardan ibarettir. Hint ulemâsından Muhibbullah Allahâbâdî’nin belirli bir sıra takip etmeden yazdığı Farsça bir şerhin sadece II. cildi günümüze ulaşmıştır (Chittick, , s. 228-241). Eserin bazı güç bölümlerini Mîr Seyyid Abdülevvel’in şerhettiği rivayet edilir (S. A. A. Rizvi, II, 57). Muhammed el-Bâlî el-Eş‘arî mukaddimedeki birkaç sözünü (Berlin Königlichen Bibliothek, nr. 2875), Abdullah Bosnevî, Risâle fî neşʾeti’l-insâniyye adıyla el-Fütûḥât’ın 6. bölümünü (İÜ Ktp., AY, nr. 3164, vr. 16b-19b) ve Enfesü’l-vâridât adıyla da ilk cümlesi olan “el-ḥamdü li’llâhi’lleẕî evcede’l-eşyâʾe ʿan ʿademihî” ibaresini (Süleymaniye Ktp., Yahyâ Efendi, nr. 2864, s. 38-54) şerhetmiştir. Şeyh Ömer Gürânî Şerh-i Müntehabât-ı Fütûhât-ı Mekkî adıyla eserin bazı bölümlerini Türkçe, kısmen de Arapça olarak şerhetmiş, Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin bu şerhi istinsah ederken yer yer derkenara hâşiyeler düşmüştür (İÜ Ktp., AY, nr. 7469). Sarı Abdullah Efendi, el-Fütûḥât’ın esas olarak 309. bölümünde ve diğer bazı bölümlerinde yer alan melâmete dair konuları Mirʾâtü’l-aṣfiyâʾ fî ṣıfâti melâmiyyeti’l-aḫfiyâʾ adıyla şerhetmiş, bu eser Mirkātü’l-evliyâ adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. Seyyid Nigârî’nin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’ye Tavzîhât adlı Türkçe bir kitabı olduğu söyleniyorsa da (İbnülemin, IV, 1209) bugüne kadar böyle bir esere rastlanmamıştır. İsmâil Hakkı Bursevî’ye veya Niyâzî-i Mısrî’ye atfedilen Lübbü’l-lüb adlı risâle el-Fütûḥât’ın “hazerât-ı hams” ile ilgili bölümlerinin tercüme ve şerhinden ibarettir. el-Fütûḥât’ın “Hutbetü’l-kitâb” adlı ilk cüzü Emîr Abdülkādir el-Cezâirî tarafından şerhedilmiştir (DTCF Ktp., İsmail Saib Sencer, nr. 5147). Mevlevî şeyhi Alemî Dede’nin de el-Fütûḥât’ın bazı yerlerine şerh yazdığı rivayet edilmektedir (, I, 49). Ayrıca Beyazıt Devlet (Veliyyüddin Efendi, nr. 1815, 1821, 3231) ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (İsmail Saib Sencer, nr. 1601) kütüphanelerinde el-Fütûḥât’ın bazı bölümlerine yapılmış kısmî şerhler vardır. Yakın dönemde Nihat Keklik eserdeki konuları felsefî açıdan tahlil eden geniş bir çalışma yapmıştır (Bir Misdak Olarak el-Futuhâtu’l-Mekkiyye, I-II, 2. bs., Ankara 1991). İbnü’l-Arabî’nin havassü’l-havassın akîdesini anlattığı bölümde pek tafsilât vermediğini söyleyen çağdaş Mısır meşâyihinden Şeyh Muhyiddin et-Tugnî bu kısma altmış bölümlük bir tekmile yazmıştır (Tekmiletü Fütûḥâti’l-Mekkiyye, I-II, Beyrut 1994).

Bunların yanı sıra eserde yer alan birçok şiir müstakil şerhlere konu olmuştur. Meselâ, “Künnâ ḥurûfen ʿâliyen” ile başlayan beyit Cendî, Molla Fenârî, Abdurrahman el-Bistâmî, Celâleddin ed-Devvânî, Ulvân el-Hamevî gibi âlimler tarafından şerhedilmiştir. “Bi-ḳuvveti ʿayni’ş-şühûd” ibaresiyle başlayan beyti Dâvûd-i Kayserî, “Ḫuẕtü lüccete baḥre’l-enbiyâʾ” ibaresiyle başlayan beyti Celâleddin ed-Devvânî, “Lenâ min emrihî rûḥun ve cismün” ibaresiyle başlayan beyti Tecelliyât-ı Berḳıyye adıyla Osman Fazlı Atpazarî, “Subḥâne men eẓhere’l-eşyâʾe” ibaresiyle başlayan beyti (Ali el-Kārî’nin İbnü’l-Arabî’yi tekfir ettiği beyit) Miftâḥ-ı Vücûd adıyla Salâhî Efendi, “er-Rabbü Ḥaḳḳun ve’l-ʿabdü Ḥaḳḳun” ibaresiyle başlayan beyti Risâletü’l-fetḥi’l-mübîn adıyla Abdullah el-Hâlidî, yine aynı beyit Cemâl-i Halvetî ve ismi bilinmeyen bir kişi tarafından, “Ẓanentü ẓunûnen” ve “Felevlâhu felevlânâ” ibareleri ise Muhammed Nûrü’l-Arabî tarafından şerhedilmiştir.

el-Fütûḥât’ın şerhinden ziyade ihtisarları yapılmıştır. Çeşitli kütüphanelerde Ḳıṭaʿât mine’l-Fütûḥât veya Münteḫabât mine’l-Fütûḥât adı altında kayıtlı pek çok seçme vardır. Bunların en meşhurları Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî’nin el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir’i ve bunun da ihtisarı olan el-Kibrîtü’l-aḥmer’idir. Yine aynı müellif Levâḳıḥu’l-envâri’l-ḳudsiyye adını verdiği bir ihtisar çalışması daha yapmıştır. Hüseyin el-Beytimânî Mülaḫḫaṣu ʿulûmi’l-Fütûḥât, Abdülmuhsin b. Muhammed el-Münteḫab mine’l-Fütûḥât adıyla birer muhtasar eser hazırlamışlardır. Abdülganî en-Nablusî de Sevâṭıʿu’l-envâri’l-ḳudsiyye adını verdiği bir ihtisar çalışması yapmıştır. Nakşî şeyhlerinden Hüseyin Hâmid Efendi’nin Ṣafvetü’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye adıyla bir telhisi vardır (İÜ Ktp., AY, nr. 3173). Şeyh Ömer Gürânî’nin Şerh-i Müntehabât-ı Fütûhât-ı Mekkî adlı eseri aynı zamanda bir telhis sayılır. Gürânî’nin Vâridât adlı eserinde de el-Fütûḥât’tan bazı parçaların tercümeleri yer almaktadır (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3010). Ahmed Diyarbekrî adlı bir kişi el-Fütûḥât’a bir indeks hazırlama teşebbüsünde bulunmuştur (Süleymaniye Ktp., Düğümlü Baba, nr. 329).

Tercümeleri. el-Fütûḥât’ın mecaz ve istiarelerle örülü sembolik bir dile sahip olması ve muhtevasının fikrî yoğunluğu sebebiyle tercüme edilmesi oldukça güçtür. Bazı dillere kısmî tercümeleri yapılmışsa da henüz eserin tamamının çevirisi bulunmamaktadır. Bir Batı dilinde tam bir bölüm tercümesi ilk defa Michel Valsan (Mustafa Abdülazîz) tarafından Fransızca olarak yapılmış ve on bir parçadan ibaret bu tercüme 1953-1966 yılları arasında Études Traditionnelles (Paris) dergisinin çeşitli sayılarında yayımlanmıştır. Daha sonra Valsan’ın talebelerinden Charles-André Gilis (Abdürrezzâk Yahyâ), “Hac ve Sırları” adlı 72. bölümü La Doctrine initiatique du pélerinage (Paris 1982), “Rahmânî Nefes ve Sırları” adlı 198. bölümü Le Coran et la fonction d’Hermès (Paris 1984) adıyla tercüme etmiştir. Muhabbete dair 178. bölüm Maurice Gloton tarafından Traité de l’amour (Paris 1986), “Kimyâ-i Saâdet” adlı 167. bölüm S. Ruspoli tarafından L’Alchimie du bonheur parfait (Paris 1980) adıyla Fransızca’ya çevrilmiştir. İbnü’l-Arabî üzerine araştırmalarıyla tanınan Michel (Ali) Chodkiewicz’in başkanlığında bir heyetin el-Fütûḥât’tan Fransızca’ya ve İngilizce’ye yaptıkları tercümeler Chodkiewicz’in önemli notlar ihtiva eden uzunca bir mukaddimesiyle birlikte yayımlanmıştır (Les Illuminations de la Mecque, Paris 1988). Yine Chodkiewicz’in el-Fütûḥât üzerine olan yorumlarından oluşmuş makaleleri Un océan sans rivage adıyla yayımlanmıştır (Paris 1992). Eserin firâsetle ilgili 148. bölümü M. J. Viguera tarafından İspanyolca’ya tercüme edilmiştir (Madrid 1977). M. Asin Palacios el-Fütûḥât’ın bazı bölümleriyle Dante’nin (ö. 1321) İlâhî Komedya’sı arasındaki benzerlikleri gösteren bir çalışma yapmıştır (La Escatologia musulmána en la Divina Comedia, Madrid 1919). W. Chittick’in The Sufi Path of Knowledge (New York 1989) adlı eseri el-Fütûḥât’tan nakiller ihtiva eden önemli bir çalışmadır. S. Hirtenstein ve M. Tiernan tarafından yayıma hazırlanan Muhyiddin Ibn ʿArabi: A Commemorative Volume (London 1993) adlı derlemede el-Fütûḥât’ın bazı bölümlerinden seçmeler yer almaktadır. el-Fütûḥât’ın birkaç bölümü Deh Risâle-i Mütercem-i İbn ʿArabî adıyla Farsça’ya çevrilmiştir (Tahran 1987). Eserin Carlo Monte adlı bir kişi tarafından 1424 yılında İspanyolca’ya tercüme edildiği rivayet edilir.

el-Fütûḥât’tan en fazla tercümenin yapıldığı dil Türkçe’dir. Eserin 53. bölümünün (müridin bir üstat bulmadan önce yapması gereken şeyler) mütercimi meçhul bir tercümesi Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Tâhir Ağa Tekkesi, nr. 772), 65. bölümün (cennet ve menzilleri) yine mütercimi meçhul bir çevirisi de İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır (Osman Ergin, nr. 72). Şeyh Mustafa Efendi adlı bir kişi tarafından yapılan, üstatlara saygı gösterme ve onların kalplerine girme konusuna dair 181. bölümün tercümesi basılmıştır (İstanbul 1285). 148. bölümün (firâset ilmi ve sırları) tercümesi Şâkir b. Hüseyin (İstanbul 1276), 178. bölümün (muhabbet makamı ve sırları) tercümesi Ömer Lutfi Efendi tarafından Neb‘a-i Muhabbet adıyla yapılmıştır (İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 169). Atatürk Kitaplığı’nın Osman Ergin bölümünde (nr. 69, 74) el-Fütûḥât’tan yapılmış çeşitli bölüm tercümeleri bulunmaktadır. 560. bölümün (vasiyetler) Kaymakam Osman Bey tarafından yapılan tercümesi yayımlanmıştır (İstanbul 1867). Bu bölümün yeni bir çevirisini Naim Erdoğan yapmıştır (Fütühat-ı Mekkiyye’den Altın Sayfalar, İstanbul 1993). Bu tercümede şiirler de nesir halinde çevrilmiştir. Son devir meşâyihinden Hüseyin Şemsi (Ergüneş) Efendi’nin el-Fütûḥât’tan tercüme ettiği esmâ-i hüsnâ şerhi, insân-ı kâmil ve kunut bölümlerinin tercümesi henüz basılmamıştır. İbrahim Aşkî Tanık, Tasavvuf adlı kitabında (İstanbul 1955) başta “Mârifet” bölümü olmak üzere birkaç kısa bölümün tercümesini vermiştir. Mahmut Sadettin Bilginer’in Muhiddin-i el Arabî Ahadiyyet Risâlesi ve Fütühatı Mekkiyye’sinden Seçilmiş Tasavvuf’a Dair Bölümler (İstanbul 1983), Selahattin Alpay’ın Fütûhât-ı Mekkiyye (İstanbul 1978) adlı eserlerinde bazı parçalar yer almaktadır. Mahmut Kanık 178. bölümü İlâhî Aşk adıyla tercüme etmiş (İstanbul 1992), ayrıca eserin bazı bölümlerinden seçtiği metinlerin çevirisini de Mârifet ve Hikmet adıyla yayımlamıştır (İstanbul 1995).

Tesirleri. el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye İslâm tarihi boyunca lehte ve aleyhte çeşitli görüşlere konu olmuş, birçok âlim eserden övgüyle söz ederken bazıları da ehl-i kıbleden olan hiçbir kimseye kesinlikle küfür isnat edilmemesi gerektiğini söyleyen (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, IV, 554) müellifine tekfire kadar varan ağır tenkitler yöneltmişlerdir. Sûfî çevrelerinde, yaygın anlayışa uyan ve uymayan pek çok hususu ihtiva eden eserin nasıl anlaşılması gerektiği müzakere edilirken zâhir ulemâsı onu okumanın câiz olup olmadığını tartışmıştır. Molla Câmî, Ubeydullah Ahrâr’a bu kitaptan bir yeri göstererek anlayamadığını söyleyince Ubeydullah’ın ona kitabı kapatarak kendisini dinlemesini söylediğini, konuşması bitince aynı yeri bir daha okumasını istediğini, bundan sonra metnin kendisine açıldığını söyler (Kâşifî, I, 249-250). el-Fütûḥât’ın anlaşılmasıyla ilgili olarak buna benzer pek çok olay rivayet edilir. Bazı müellifler, İbnü’l-Arabî’nin diğer eserleri gibi el-Fütûḥât’ın da ancak sülûk gördükten ve merâtib tanındıktan sonra anlaşılabileceğini, hatta bunun için müellifle mânevî bir bağın kurulması gerektiğini de söylemişlerdir (Haydar el-Âmülî, s. 33). Mes̱nevî ve Fuṣûṣü’l-ḥikem şârihi Ahmet Avni Konuk’un ihvanından Tahsin Bey’in el-Fütûḥât’ı birkaç defa hatmettiğini, zaman zaman mânasını anlamakta güçlük çektiği metinleri rüyasında müellifin kendisine açıkladığını ifade etmesi (Ergin, s. 212) bu görüşü destekler mahiyettedir. Hüseyin Vassâf ise zamanının meşhur bir âlimiyle görüşmesi esnasında onun kendisine el-Fütûḥât’ı medrese tahsilinden sonra okumaya başladığını, fıkıhçıların ve hadisçilerin görüşlerine aykırı bazı mütalaalar yürütüldüğünü görünce okumayı sürdürmekten korktuğunu, eserin daha yüksek bir zevk mertebesinde anlaşılacağına kanaat getirerek, “el-Fütûḥât’ı öptüm, rafa koydum” dediğini nakleder (Sefîne, I, 76). Yemenli sûfî Ebû Bekir el-Ayderûsî, talebelik yıllarında elinde el-Fütûḥât’ı görünce babasının kendisine çok kızdığını, ancak bunu yaparken İbnü’l-Arabî’nin büyük bir velî olduğunu da söylediğini anlatır. Babası Ebû Bekir’e yıllar sonra eseri okuması için izin vermiş ve bu kitabın ancak ilimde en yüksek mertebelere gelenlerce anlaşılabileceğini söylemiştir. Bu tür rivayetler, el-Fütûḥât’ın ihtiva ettiği meselelere âşina olmanın başlı başına “entelektüel bir problem” teşkil ettiğini ortaya koyması açısından önemlidir.

el-Fütûḥât, yaygın olmamakla birlikte bazı mahfillerde ders olarak da okunagelmiştir. Eseri okutabilecek bir şeyh veya ârif bir zat bulunduğunda bazan camide, bazan medresede, çok defa da bir tekkenin şeyh odasında belli sayıda kişiye takrir edilmiştir. Takrir sırasında yabancı biri geldiği zaman kitabın hemen kapatılarak derse son verildiği nakledilir. Köstendilli Süleyman Şeyhî, Müderris Mustafa Efendi’den okuduğu dersler arasında el-Fütûḥât’ın da bulunduğunu, bir defasında hocasından bu kitabı kendi kendine incelemek üzere izin istediğini, ancak hocasının, “Daha zamanı değil” diyerek izin vermediğini anlatır (Terkîbât-ı Erbaîn, vr. 21a). Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî’nin halifesi Muhammed el-Hânî, Emîr Abdülkādir el-Cezâirî ve Abdülmecîd el-Hânî el-Fütûḥât’ı okutmuşlar, hatta bir şeyhi masraflarını karşılayarak Konya’ya gönderip asıl nüshasından istinsah ettirmişlerdir (Abdülmecîd el-Hânî, s. 288). el-Fütûḥât’ın son devir üstatları arasında Trablusgarp nâib-i sultânı Şemseddin Paşa önemli bir yer işgal eder. Şeyhülislâm Müftîzâde Ahmed Efendi’nin Fâtih Camii’nde bu kitabı takrir ettiği bilinmektedir. el-Fütûḥât okutanlar arasında, zâhir ulemâsının en üst seviyesini temsil eden bir şeyhülislâmın bulunması ilginçtir (Hüseyin Vassâf, I, 215). 1910’larda Medresetü’l-meşâyih’in kuruluşu sırasında bu mektepte el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’nin de ders kitabı olarak okutulması tavsiye edilmiştir (Kara, s. 114). Mevlevî Esad Dede, Tunuslu Şeyh Mustafa Efendi’den Fatih’teki Çayırlı Medrese’de el-Fütûḥât okuduklarını söyler. Aynı şeyh ayrıca, Yenikapı Mevlevîhânesi’nin şeyh odasında aralarında Tâhirülmevlevî’nin de bulunduğu bir topluluğa el-Fütûḥât’ı takrir etmiştir. el-Fütûḥât’ı ezberden okuyacak kadar iyi bildiğinden kendisine “Fütûhâtçı” lakabı verilen Nazmi Efendi adlı bir kişinin Nuruosmaniye’deki evinde eseri okuttuğu nakledilir. Üsküdar İskele Camii imamı Nâfiz Efendi ile sûfiyyeden Mehmed Ali Yitik’in isimleri de el-Fütûḥât’ın son üstatları arasında geçer. İslâm âleminin çeşitli yerlerinde el-Fütûḥât’ın takririnin halen devam edip etmediği konusunda yeterli bilgi yoktur. Şam’da Abdurrahman Şâgūrî adlı bir kişinin evinde sabah namazlarından sonra bu geleneği sürdürdüğü söylenmektedir.

Birçok şair el-Fütûḥât hakkında methiyeler yazmıştır. Meselâ Nâbî, “Ne Fütûhât ki feth-i der-i esrâr etmiş / Hâme-i feyz-eseri hazret-i Muhyiddîn’in” derken Salâhî Efendi, “Nice şîrin-mezâk etmez kelâm-ı hikmet-âmîzi / Ki sırr-ı vahdet ile her işârâtı müfesserdir / Husûsâ ki Fütûḥât u Fuṣûṣ içre maâriften / Ne dürler saçtı hakkā her biri şâhâne cevherdir”, Sünbülzâde Vehbî, “Gör Fütûḥât’ını kim ol tahrîr / Nice esrar eder anda takrîr” diye övgüde bulunmuşlardır.

Bazı âlimler el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’den hiçbir şey anlamadıklarını söylerken (Muhammed Abduh, II, 467) Şeyhülislâm Sirâceddin el-Mahzûmî, “Eğer Fütûḥât’tan bir şey anlamıyorsanız da sakın onu inkâr etmeyin” diye fetva vermiştir (Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, s. 10-11). İbn Teymiyye Mecmûʿu fetâvâ’sında el-Fütûḥât’a bazı tenkitler yöneltir. Esere en şiddetli tenkit ise İbrâhim el-Bikāî tarafından gelmiştir. el-Fütûḥât’taki on beş kadar meseleden dolayı İbnü’l-Arabî’yi tekfir eden Bikāî, Tenbîhü’l-ġabî ʿalâ tekfîri İbni’l-ʿArabî adlı eserinde el-Fütûḥât’ın adını el-Ḳubûḥâtü’l-helkiyye şeklinde değiştirmiştir. Ancak Bikāî’nin bu görüşleri birçok âlim tarafından reddedilmiştir. Süyûtî, Bikāî’ye cevap olarak Tenbîhü’l-ġabî fî tebriʾeti İbni’l-ʿArabî, Ali b. Meymûn el-Mağribî de er-Red fî münkiri’ş-Şeyḫi’l-ekber adlı eserleri kaleme almışlardır. İbnü’l-Arabî’nin diğer eserleri gibi el-Fütûḥât hakkında da okunmasının câiz olup olmadığı hususunda çeşitli kadı ve müftülere fetvalar sorulmuştur. Bunlardan Kadı Mecdüddin el-Fîrûzâbâdî, “Onun kitaplarını devamlı okuyup mânalarını düşünenlerin güçlükleri çözmekte gönülleri açılır ki bu onun eserlerinin özelliklerinden biridir” (Kārî el-Bağdâdî, s. 50); Şeyhülislâm İbn Kemal de meşhur fetvasında, “… el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’de bazı meseleler vardır ki bunlar keşf ve bâtın ehli olmayan zâhir ehlinin idrak edemeyeceği gizliliktedir. Anlatılmak istenen mânayı kavrayamayan kişinin Allah’ın, ‘Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme’ (el-İsrâ 17/36) emrine göre bu konuda sükût etmesi gerekir” demiştir (Atay, s. 267-268).

İmâm-ı Rabbânî Mektûbât’ında el-Fütûḥât’taki bazı görüşlere karşı çıkmış, onun bu itirazlarını Ahmet Avni Konuk İmâm-ı Rabbânî Mektûbâtının Reddiyesi isimli eserinde cevaplandırmıştır. İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî adlı eserinde el-Fütûḥât’ta yer alan bazı bâtınî astronomik ve anatomik görüşlere pozitif bilimlerin verileriyle farklılıklar arzettiğinden dolayı itirazlarda bulunmuştur.

Bütün bunların yanı sıra birçok âlim el-Fütûḥât’tan alıntılar yaparak fikirlerine destek aramıştır. Meşhur Selefî âlimlerinden Cemâleddin el-Kāsımî, Mecmûʿatü’r-resâʾil fî uṣûli’l-fıḳh adlı eserinde şeyhin, “Elhamdülillâh, taklit ehli değilim” sözünden yola çıkarak ondan bazı nakillerde bulunmuştur. Şa‘rânî, Nablusî, Süyûtî, Devvânî, Molla Sadrâ, Siyâlkûtî, Abdülkādir el-Cezâirî, Bursalı İsmâil Hakkı, Erzurumlu İbrâhim Hakkı, İbn Âbidîn, Elmalılı Muhammed Hamdi el-Fütûḥât’tan alıntılar yapan âlimler arasında zikredilebilir.

el-Fütûḥât’ın 317. bölümünün Dante’nin İlâhî Komedya’sına ilham kaynağı olduğu ve Ramó Llull’ün (ö. 1316) Els cent Noms de Déu adlı eserinde, el-Fütûḥât’ın esmâ-i ilâhiyyeye dair olan izahlarını (558. bölüm) kullandığı ileri sürülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosewelt’in, kendisiyle görüşen bir Türk heyetiyle sohbeti esnasında, “Her gün el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’yi tetkik ederim. Halen III. cildini hayranlıkla okuyorum” dediği rivayet edilir (Bilginer, Allah ve İnsan, s. 123). F. Schuon, R. Guénon, H. Corbin gibi Batılı; Seyyid Hüseyin Nasr, Attâs gibi Doğulu yazarlar eserlerinde el-Fütûḥât’tan alıntılar yapmışlardır. İbnü’l-Arabî üzerine müstakil bir eser yazan H. Corbin, ezoterik Batı felsefesi bakışıyla el-Fütûḥât’taki bazı temaları mukayeseli bir incelemeye tâbi tutmuştur. Aynı yazar, el-Fütûḥât’ın özellikle 39. babından yola çıkarak Sünnî ve Şiî İslâm âlemi arasındaki iç irtibata dikkat çekerek İslâm birliğinin fikrî temellerinin burada yattığını ileri sürmüştür (Creative Imagination, s. 26).


BİBLİYOGRAFYA

, “ftḥ” md.

, s. 135.

İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, TİEM, nr. 1845-1881; Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 275 (18-27. ciltler); a.e. (nşr. Osman Yahyâ), I-XIV, Kahire 1392-1413/1972-92.

a.mlf., İcâze (Iṣṭılâḥâtü Şeyḫ Muḥyiddîn b. ʿArabî içinde, nşr. Abdülvehhâb el-Câbî), Beyrut 1990, s. 37.

a.mlf., el-Fihrist (nşr. Ebü’l-Alâ Afîfî, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb, VIII içinde), İskenderiye 1954.

a.mlf., Muhiddin-i el Arabî Ahadiyyet Risâlesi ve Fütühatı Mekkiyye’sinden Seçilmiş Tasavvuf’a Dair Bölümler (haz. Mahmut Sadettin Bilginer), İstanbul 1983.

, XI, 239.

Kārî el-Bağdâdî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Menkabeleri (trc. Abdulkadir Şener – M. Rami Ayas), Ankara 1972, s. 50, 57.

İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâva’l-ḥadîs̱iyye, Kahire 1970, s. 296.

Şa‘rânî, el-Yevâḳīt ve’l-cevâhir, Kahire 1369, s. 3-12.

a.mlf., el-Kibrîtü’l-aḥmer (el-Yevâḳīt içinde), s. 3.

Molla Fenârî, Şerḥ-i Rubâʿî-yi Şeyḫ-i Ekber (nşr. Muhammed-i Hocâvî), Tahran 1412.

Haydar el-Âmülî, el-Muḳaddimât min Kitâbi Naṣṣi’n-nuṣûṣ (nşr. H. Corbin – Osman Yahyâ), Tahran 1367 hş., s. 33.

Abdülkerîm el-Cîlî, Şerḥu müşkilâti’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye (nşr. Yûsuf Zeydân), Kahire 1992.

Fahreddin Safî, Reşeḥât-ı ʿAynü’l-ḥayât (nşr. Ali Asgar Muîniyân), Tahran, ts., I, 249-250.

Süyûtî, Tenbîhü’l-ġabî (nşr. A. Hasan Mahmûd), Kahire 1990.

, II, 1238-1239.

Köstendilli Şeyhî, Terkîbât-ı Erbaîn, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 2710/2, vr. 21a.

Abdülkādir el-Cezâirî, el-Mevâḳıf, Cezayir 1984.

Abdülmecîd el-Hânî, el-Ḥadâʾiḳu’l-verdiyye, Dımaşk 1306, s. 288.

İ. Hakkı Bursevî, Lübbü’l-lüb, İstanbul, ts.

Muhammed Abduh, el-Aʿmâlü’l-kâmile, Beyrut 1972-74, II, 467.

Ahmet Avni Konuk, İmâm-ı Rabbânî Mektûbâtının Reddiyesi, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 1812.

, I, 49.

Mehmed Ali Ayni, Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim (İstanbul 1339, İbn Arabi’de Varlık Düşüncesi içinde), İstanbul 1992, s. 169.

, I, 76, 215.

, IV, 1209.

Osman Ergin, Abdülaziz Mecdi Tolun, İstanbul 1942, s. 212.

, I, 572.

İ. Aşkî Tanık, Tasavvuf, İstanbul 1955, tür.yer.

M. M. Sharif, A History of Muslim Philosophy, Lahore 1961, I, 398-420.

Osman Yahyâ, Histoire et classification de l’œuvre d’Ibn ‘Arabī, Damas 1964, I, 205-231.

a.mlf., “The New Edition of the Futuhat al-Makkiyya in Cairo and the Political-Religious Reactions Which it Provoked From Egypt”, yayımlanmamış broşür, İSAM Arşivi.

Nihat Keklik, Muhyiddîn İbn’ül-Arabî: Hayâtı ve Çevresi, İstanbul 1966, s. 6, 140, 163, 170.

a.mlf., Bir Misdak Olarak el-Futuhâtu’l-Mekkiyye, I-II, Ankara 1991.

M. Asin Palacios, Islam and Divine Comedy, London 1968, s. 47-51, 154-160.

H. Corbin, Creative Imagination in the Sūfism of Ibn ʿArabī (trc. R. Manheim), Princeton 1969, s. 26, 74.

T. Burckhardt, Mystical Astrology According to Ibn ‘Arabi (trc. Bülent Rauf), Abingdon 1977.

Mahmut Sadettin Bilginer, Allah ve İnsan, İstanbul 1977, s. 123.

, II, 29-30, 84, 114, ayrıca bk. tür.yer.

S. A. A. Rizvi, A History of Sufism in India, New Delhi 1983, II, 57.

Nasr Hâmid Ebû Zeyd, Felsefetü’t-teʾvîl: Dirâse fî teʾvîli’l-Ḳurʾân ʿinde Muḥyiddîn İbn ʿArabî, Beyrut 1983.

Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s. 114.

Hüseyin Atay, “İlmi Bir Tenkit Örneği Olarak İbn Kemal Paşanın Muhyiddin b. Arabi Hakkındaki Fetvası”, Şeyhülislâm İbn Kemâl Sempozyumu (haz. S. Hayri Bolay v.dğr.), Ankara 1986, s. 267-268.

M. Chodkiewicz, “Une introduction à la lecture des Futuhat Makkiyya”, Les Illuminations de la Mecque, Paris 1988.

a.mlf., “The Futuhat Makkiyya and their Commentators, some Unresolved Enigmas”, The Legacy of Mediæval Persian Sufism (ed. L. Lewisohn), London-New York 1992, s. 219-232.

a.mlf., An Ocean Without Shore, New York 1993, s. 22.

a.mlf., Seal of the Saints (trc. L. Sherrard), Cambridge 1993.

Mahmûd Mahmûd el-Gurâb, Raḥmetün mine’r-Raḥmân fî tefsîri ve işârâti’l-Ḳurʾân min kelâmi’ş-Şeyḫi’l-Ekber Muḥyiddîn İbni’l-ʿArabî, Dımaşk 1410/1989, IV.

Suâd el-Hakîm, İbnü’l-ʿArabî ve müvellidü luġa, Beyrut 1991.

İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî (haz. Mustafa Kara), İstanbul 1991, s. 83, 105, 122.

J. W. Morris, “How to Study the Futūhāt”, Muhyiddin Ibn ʿArabi: A Commemorative Volume (ed. S. Hirtenstein – M. Tiernan), London 1993, s. 73-89.

W. C. Chittick, “Two Chapters From the Futuhat al-Makkiyya”, a.e., s. 90-123.

F. Rundgren, “The Preface of the Futuhat al-Makkiyyah”, a.e., s. 340-360.

C. Addas, Quest for the Red Sulphur, Cambridge 1993, s. 200-207.

M. Valsan, İslâm Mâneviyatı ve Batı (trc. Işık Ergüden), İstanbul 1995, s. 199-205.

Mahfuzu’l-Haq, “A Valuable Manuscript of the Futuhat al-Makkiyya”, , XIII (1939), s. 215-221.

A. Bausani, “Note su alcuni aspetti scientifici delle Futuhat Makkiye di Ibn Arabi”, , LII/3-4 (1978), s. 199-215.

J. W. Morris, “Ibn Arabi and His Interpreters”, , CVI/3-4 (1986), s. 539-551, 733-756; CVII/1 (1987), s. 101-119.

W. C. Chittick, “Notes on Ibn al-Arabi’s Influence in the Subcontinent”, , CLXXXII/3-4 (1992), s. 228-241.

Ebü’l-Alâ Afîfî, “el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye li-Muḥyiddîn b. ʿArabî”, , I, 155-172.

Ahmed Ateş, “Muhyi-d-Din Arabî”, , VIII, 543.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1996 yılında İstanbul’da basılan 13. cildinde, 251-258 numaralı sayfalarda yer almıştır.