HÂKĀNÎ MEHMED BEY

(ö. 1015/1606)

Türk edebiyatında türünün ilk ve önemli örneği olan Hilye adlı eseriyle tanınan divan şairi.

Müellif:

İstanbullu ve Ayas Paşa ahfadından Mahmud adlı bir kişinin oğlu olduğu kaydedilmektedir. Kafzâde Fâizî (Zübdetü’l-eş‘âr, vr. 143) ve Kâtib Çelebi (, I, 786) Hâkānî’yi Ayaspaşazâde künyesiyle anmakta, Kâtib Çelebi Hilye’sinden bahsederken onu Hâkānî Mehmed b. Abdülcelîl adıyla tanıtmaktadır. Riyâzî’nin tezkiresinin bazı nüshalarında Ayas Paşa’nın oğlu (Riyâzü’ş-şuarâ, vr. 61b), bazılarında da torunlarından olarak gösterilmektedir. Muallim Nâci onun Güzelce Rüstem Paşa’nın kızının oğlu ve Sadrazam Ayas Paşa’nın akrabası olduğunu yazar (Osmanlı Şairleri, s. 62). Mehmed Süreyyâ Bey’e göre Hâkānî Ayas Paşa’nın damadı, Güzelce Rüstem Paşa’nın kızının oğludur (, II, 377). Hüseyin Ayvansarâyî, Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nden bahsederken Güzelce Rüstem Paşa’nın kızının oğlu ve Sadrazam Ayas Paşa’nın akrabasından Hâkānî Mehmed Bey’in mektebin penceresi önünde medfun olduğunu söyler (Hadîkatü’l-cevâmi‘, s. 24). Bu durumda Muallim Nâci ile Mehmed Süreyyâ’nın Hüseyin Ayvansarâyî’nin verdiği bilgiyi esas aldıkları anlaşılmaktadır.

Ali Emîrî Efendi, kendi kitapları arasında bulunan Hâkānî divanının (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Manzum, nr. 127) baş tarafına düştüğü bir kayıtta, “Gerek Hadîkatü’l-cevâmi‘de gerek Muallim Nâci Efendi’nin eserinde Hâkānî, Güzelce Rüstem Paşa’nın kerîmezâdesi olarak gösteriliyor ki müşârün ileyh Ayas Paşa, Güzelce Rüstem Paşa’nın damadı olduğu bazı tevârîhte muharrer olduğu cihetle onların şu ifadesi de Hâkānî merhum Ayas Paşa merhumun mahdumu olduğunu ispat ediyor” demekle beraber bu kaydın hangi tarih kitaplarında bulunduğunu belirtmemiştir. Diğer taraftan Sicill-i Osmânî’de de Rüstem Paşa Ayas Paşa’nın damadı olarak gösterildiği halde (II, 377) Ali Emîrî Efendi muhtemelen bir dalgınlık sonucu Ayas Paşa’yı Rüstem Paşa’nın damadı göstermiştir. Kaynaklardaki bu farklı bilgilerden hareketle Hâkānî’nin Vezîriâzam Ayas Paşa ile akraba olduğu, ancak bu akrabalığın derecesinin tam olarak tesbitinin şimdilik mümkün olmadığı söylenebilir.

Hâkānî’nin hayatı hakkındaki bilgiler de yeterli değildir. Beyânî’nin ifadesinden gençliğinde iyi bir tahsil gördüğü ve saray çevresinde yetiştiği anlaşılmaktadır. Sancak beyliği ve Dîvân-ı Hümâyun’da muhasebecilik yapmış olması bu bilgiyi doğrulamaktadır. Gençliğinde başından bir aşk macerası geçen Hâkānî daha sonra hacca gitmiş ve dönüşünde İstanbul’da ölmüştür. Riyâzî’nin nakline göre, “Yârân-ı safâ, cennet bahçeleri ne güzel köşelermiş” dedikten sonra vefat eden Hâkānî’nin ölümüne Kafzâde Fâizî, “Hâkānî Bey ukbâya göçtü” (1015/1606) mısraını tarih düşürmüştür. Mezarı Edirnekapı’da Mihrimah Sultan Camii hazîresindedir. Muallim Nâci mezarının başında 300 yıllık bir ağaç bulunduğunu, mezarın baş tarafındaki yuvarlak taşın üzerinde cuma ve pazartesi geceleri yakılan bir kandil asıldığını, yeşile boyanmış cephesinde de “Hüvelbâki Hille-i Hâkānî hasretler ruhiyçün el-Fâtiha” şeklinde bozuk bir ibarenin yazılı olduğunu bildirmektedir (Osmanlı Şairleri, s. 62). Hadîkatü’l-cevâmi‘de mezar taşının yazısız olduğu ifade edildiğine göre (s. 24) bu ibare daha sonra yazılmış olmalıdır.

Yaşadığı dönemdeki diğer Dîvân-ı Hümâyun memurları gibi Edirnekapı Camii civarında ikamet eden Hâkānî, Hilye’sini tamamlayıp sadrazam Cigalazâde Sinan Paşa’ya takdim edince devlet büyükleri tarafından takdir görmüş ve kendisine nasıl bir mükâfat istediği sorulmuştur. Şair de artık yaşlandığını, Edirnekapı’dan Paşakapısı’na kadar güçlükle yürüyebildiğini, bu sebeple bir binek hayvanıyla gidip gelmek istediğini bildirmiştir. O dönemde Hâkānî rütbesindeki bir memurun resmî işe binek hayvanıyla gidip gelmesi yasak olduğundan kötü örnek olmasın diye isteği yerine getirilmeyince, kendisine Bâbıâli civarında bir ev verilmiştir (Osmanlı Şairleri, s. 63).

Eserlerinden Hâkānî’nin iyi derecede Arapça ve Farsça bildiği, divan edebiyatının inceliklerine vâkıf olduğu anlaşılmaktadır. Kaynaklarda eserlerindeki sadelik ve samimiyetin bunların edebî değerinden fazla olduğu belirtilir. Türkçe’yi kullanışı, anlatımındaki sadelik ve üslûbundaki açıklık ona çağdaşları arasında önemli bir yer kazandırmıştır. Lirik gazellerinin dili oldukça sade, mesnevileri de yazıldıkları döneme göre açık ve pürüzsüz bir anlatıma sahiptir. Yazdıklarından kuvvetli bir Ehl-i beyt muhibbi olduğu anlaşılan şairin Hilye’sindeki dilin daha sanatlı oluşu ise eserin Hz. Peygamber’le ilgili olmasından dolayı konunun daha beliğ ifade edilmesine önem verilmesinden kaynaklanmış olmalıdır.

Eserleri. 1. Hilye-i Hâkānî. Hâkānî’nin tanınmasını ve şöhrete ulaşmasını sağlayan eser Türk edebiyatında hilye türünün ilk ve en önemli örneğidir. Hilye kelimesi Hâkānî’den sonra özellikle yalnız Hz. Peygamber’in vücut yapısı ve sıfatları hakkında meydana getirilen eserlerin genel adı olmuştur (bk. HİLYE). Hilye-i Hâkānî besmele hakkında bir manzume ile başlar. Şair, “Besmeleyle edelim feth-i kelâm / Feth ola tâ bu muammâ-yı benâm” beytinin ardından gelen yirmi iki beyitte söze besmele ile başlamanın gereğinden ve besmelenin sırlarından bahseder. Sekiz beyitlik bir tevhidden sonra “İzhâr-ı Ma‘zeret ve Taleb-i Mağfiret” başlığını taşıyan altı beyitlik bir münâcât ve bir na‘t yer alır. Klasik tertibe uygun tam bir mesnevi yazma gayreti içinde olduğu görülen Hâkānî “İftitâh-ı Kelâm” başlıklı bölümde eserin konusundan, giriştiği işin zorluğundan söz ederek aczini dile getirir; hemen ardından da hilye yazmak suretiyle salih kullar arasına girip keder ve kaygıdan kurtulmak istediğini söyler. Hâkānî, Hz. Ali’nin rivayet ettiği fakat sahih hadis kaynaklarında rastlanmayan “Hilyemi gören beni görmüş gibidir. Beni gören insan bana muhabbetle bağlanırsa Allah ona cehennemi haram eder; o kişi kabir azabından emin olur, mahşer günü çıplak olarak haşredilmez” meâlindeki hadisi eserin telif sebebi olarak zikreder. Şair bu hadisi on beyitlik bir manzumede tercüme ve şerhederek hilye yazmanın, hilyeyi üzerinde bulundurmanın ve hilyeye bakmanın insanlara her iki âlemde kazandıracağı mükâfatları anlatır. Arkasından Sadreddin Konevî’nin hilye hakkındaki sözlerini dokuz beyitlik bir manzumede toplar. Bu arada eserini güvenilir hadis râvilerinin rivayetlerinden faydalanarak yazdığını söyler. Hâkānî, daha sonraki bölümlerde Hz. Peygamber’in vücut yapısına ait özellikleri açıklayan beyitlere yer verir. Âyet ve hadisler ışığında yazılan esere özellikle İbn Kesîr’in Şemâʾilü’r-Resûl’ü kaynak teşkil etmiştir. Hâkānî “Hâtimetü’l-kitâb” bölümünün sonundaki, “Olmadan bin yedi târîhi tamâm / Bu risâlemde tamâm oldu kelâm” beytiyle eserini 1007’de (1598-99) tamamladığını belirtir. Yazıldığı dönemden itibaren konusu ve ifadesindeki samimiyeti dolayısıyla özellikle kültürlü çevrelerde büyük ilgi gören ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi sehl-i mümteni örneği bir eser kabul edilen Hilye-i Hâkānî aruzun “feilâtün feilâtün feilün” kalıbında, nüshalara göre değişmekle beraber 710 beyti aşan bir mesnevidir. Cevrî, Neşâtî ve Nahîfî, hilyelerinin başında Hâkānî’nin eserinden övgüyle bahsetmiş, onun açtığı yolda yürüdüklerini söylemişlerdir. Ziyâ Paşa eseri bir mûcize olarak kabul etmiş, Muallim Nâci ise İran şairi Hâkānî-yi Şirvânî’den daha üstün kabul ettiği Hâkānî’yi, “Gelmemiştir sana hâlâ sânî / Ümmetin mefharisin Hâkānî” diyerek yüceltmiştir. Hilye-i Hâkānî’nin İstanbul kütüphanelerinde pek çok yazma nüshası bulunmaktadır (TSMK, Revan Köşkü, nr. 80, 829, Emanet Hazinesi, nr. 670, 1144; İÜ Ktp., TY, nr. 136, 279, 7217; Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 438, Fâtih, nr. 5379). Matbu nüshaları arasında en dikkat çekici olanı, 1264’te (1848) Râcih Efendi tarafından yeniden tertip edilen ta‘lik hurufatıyla Tabhâne-i Âmire’de yapılmış ilk baskısıdır (diğer baskıları için bk. Özege, II, 577). Kitabın yeni harflerle iki neşri ise Numan Külekçi (Erzurum 1988) ve İskender Pala (İstanbul 1991) tarafından gerçekleştirilmiştir.

2. Divan. Daha çok gazellerden oluşan orta hacimdeki eserin başta İstanbul olmak üzere (TSMK, Hazine, nr. 1003; İÜ Ktp., TY, nr. 2843; Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Manzum, nr. 127) Türkiye kütüphanelerinde çeşitli nüshaları bulunmaktadır. Divandaki 216 gazel akıcılığı ve sade üslûbu ile dikkati çekmektedir.

3. Miftâhu’l-fütûhât. Kırk hadis tercümesi olan eser, aruzun “müfteilün müfteilün fâilün” kalıbıyla ve mesnevi şeklinde yazılmış olup türünün başarılı örneklerinden biri sayılmaktadır. 1011’de (1602) başlanıp 1012’de (1603) Hz. Peygamber’in doğum gecesinde tamamlanan bu eser de Sadrazam Cigalazâde Sinan Paşa’ya sunulmuştur. Serbest bir şekilde tercüme ve şerhedilen hadislerle ilgili evliya, enbiya ve ashap menkıbelerinden alınma hikâyelere de yer verilmiştir. Her hadisin tercümesi on, hikâye kısmı ise kırk elli beyit kadardır (geniş bilgi için bk. Karahan, s. 197-203). Oldukça kuvvetli bir nazım tekniğine sahip olan eserde Hâkānî’nin konuya hâkimiyeti farkedilmekte ve müellifin Arap ve Fars edebiyatındaki birçok hadis-i erbaînden haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları bulunan eserin (İÜ Ktp., TY, nr. 69, 796, 902, 2174, 2318; TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 680; Süleymaniye Ktp., Hamidiye, nr. 387; Necip Paşa Ktp., nr. 137, 138; Atatürk Üniversitesi Ktp., Agâh Sırrı Levend, nr. 24, 25, 26) “Sergüzeşt-i Sâhib-i Te’lîf” faslında Hâkānî’ye dair bazı bilgilere rastlanmaktadır.


BİBLİYOGRAFYA

Hâkānî Mehmed Bey, Hilye-i Hâkānî, İstanbul 1264; a.e. (haz. Nihal Eldem, lisans tezi, 1968), İÜ Ed.Fak. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Tez, nr. 786; a.e. (haz. Hasan Akdoğan, lisans tezi, 1974), a.y., nr. 1251.

a.mlf., Hadîs-i Erbaîn Tercümesi (haz. Sâdık Tiryâkî, lisans tezi, 1977), a.y., nr. 1916.

Beyânî, Tezkire, İÜ Ktp., TY, nr. 2568.

Kafzâde Fâizî, Zübdetü’l-eş‘âr, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1877, vr. 143.

Riyâzî, Riyâzü’ş-şuarâ, Nuruosmaniye Ktp., nr. 3724, vr. 61b.

, I, 691, 786.

Rızâ, Tezkire, Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 243, vr. 56a.

İsmâil Belîğ, Güldeste-i Riyâz-ı İrfân, TSMK, Hazine, nr. 1281, vr. 292.

, s. 24.

Ziyâ Paşa, Harâbât, İstanbul 1291, mukaddime, s. 5.

, II, 264, 377.

Muallim Nâci, Mecmûa-i Muallim, İstanbul 1309, s. 177.

a.mlf., Osmanlı Şairleri (haz. Cemal Kurnaz), Ankara 1986, s. 62-75.

Fâik Reşad, Eslâf, İstanbul 1312, II, 12.

, III, 193-198.

, II, 163.

Şemseddin Kutlu, Türk Edebiyatında Hilyeler (lisans tezi, 1941), İÜ Ed.Fak. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Tez, nr. 125.

, II, 229-231.

Abdülkadir Karahan, İslâm-Türk Edebiyatında Kırk Hadis, İstanbul 1954, s. 197-203.

, s. 384.

, I, 602-603.

, II, 577.

Neclâ Pekolcay, İslâmî Türk Edebiyatı, İstanbul 1981, s. 278-280.

“Hâkaanî”, , IV, 128-132.

Numan Külekçi, “Edebiyatımızda Hilye ve Hilye-i Hâkânî”, İslâmî Edebiyat, sy. 4, İstanbul 1989, s. 40-42.

Ali Fuat Bilkan, “Hadis-i Şerifler Işığında Hilye-i Hâkânî”, a.e., Dönem: 2, sy. 1 (1989), s. 12-14.

Ali Canip Yöntem, “Hakanî Mehmed Bey”, , II/1-2 (1947), s. 43-46.

a.mlf., “Hâkânî”, , V/1, s. 96-97.

, III, 2012-2013.

“Hakanî Mehmed Bey”, , XVIII, 322.

Fahir İz, “Khāḳānī”, , IV, 916.

“Hakanî Mehmed Beğ”, , IV, 21.

“Hilye, Hilyeler”, a.e., IV, 238.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 166-168 numaralı sayfalarda yer almıştır.