HÜKÛMET-i ADL

İslâm ceza hukukunda müessir fiilin mağduruna ödenmek üzere miktarı hâkim tarafından belirlenen tazminat.

Müellif:

Arapça’da “yargılayıp karar vermek, yönetmek, haksızlığı engellemek” anlamına gelen hükûmet kelimesiyle, “adaletli kişi” anlamındaki adlden oluşan bir isim tamlamasıdır. Terim olarak şahısların vücut bütünlüğüne karşı işlenen ve cisimde sabit eser bırakan, organ ve fonksiyonları kısmen yok eden, daha genel bir ifadeyle beden bütünlüğünü ve sağlığını bozan taksirli müessir fiillerde mağdura ödenecek tazminat miktarının hâkim tarafından belirlenmesini ve bu tazminatı ifade eder. Tazminat miktarının belli ölçülere dayanarak doğrudan hâkim veya bilirkişi tarafından tesbit edilmesi ve bunun ictihad konusu olması sebebiyle klasik fıkıh kitaplarında hükûmet-i adl yerine “hükümet” ve “ictihad” tabirlerinin kullanıldığı da olur. Müessir fiillerde mağdura ödenecek tazminatı ifade eden erş ve diyet ile hükûmet-i adl arasındaki temel fark, erş ve diyet miktarlarının nasla belirlenmesine karşılık hükûmet-i adlin hâkim veya bilirkişilerce tesbit edilmesidir. Bundan dolayı hükûmet-i adl için “belirlenmemiş erş” tabiri de kullanılmaktadır.

Uğradığı bedenî zarara karşılık suçun mağduruna diyet, erş veya hükûmet-i adl olarak tazminat ödenmesi esas itibariyle taksirli müessir fiillerde söz konusudur. Çünkü kasıtlı müessir fiillerde aslî ceza kısastır. Ancak fâilin yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve baskı (ikrah) gibi ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran durumlarla kısasın tam olarak infaz edilme imkânının bulunmaması veya kısasın maddî konusunu teşkil eden organın herhangi bir sebeple yok olması ya da mağdurun suç fâilini affetmesi gibi hallerde fâile bu ceza uygulanmamakta ve zorunlu olarak kısasın yerini mal ile tazmin almaktadır. Bu durumlarda kasıtlı suça taksirli müessir fiillere öngörülen cezalar verildiği için kasıtlı fiil hükmen taksirli suça dönüşmektedir. Ancak fâilin kısas edilememesi halinde de suçun ikinci derecede mağduru kabul edilen toplum adına devletin suç fâilini, ödeyeceği maddî tazminata ilâve olarak ta‘zîr sınırları içinde cezalandırma hakkının bulunduğunu da belirtmek gerekir.

Beden bütünlüğüne karşı işlenen, fakat ölümle sonuçlanmayan suçlar, a) Organ veya organ hükmündeki bir bölgenin yok edilmesi, b) Organların fonksiyonlarını kaybetmesi, c) Baş ve çehrede meydana getirilen yaralar, d) Vücudun diğer bölgelerinde meydana getirilen bedenî zararlar olmak üzere İslâm hukukçuları tarafından dörtlü bir tasnife tâbi tutulmuştur (Kâsânî, VII, 296; İbn Kudâme, IX, 584). Mağdura ödenecek tazminat miktarında bu sıralamanın önemli etkisi vardır. Müessir fiiller için mağdura ödenecek tazminat miktarı, bazı durumlarda -özellikle yukarıda tasnif edilen ağır müessir fiillerde- şer‘î naslarla belirlenmiştir. Yok edilen organ veya fonksiyonun insan hayatı için önemi dikkate alınarak el, ayak, göz, kulak, burun, dil, diş gibi organların fizik varlığının veya fonksiyonlarının tamamen yok edilmesi durumunda mağdura ödenecek tazminatın miktarı, Hz. Peygamber’in Necran’da uygulaması için Amr b. Hazm’a verdiği tâlimat niteliğindeki bir mektupta açık olarak tesbit edilmiştir (Dârimî, “Diyât”, 12; Nesâî, “Ḳasâme”, 46, 47; Zeylaî, IV, 369; Muhammed Hamîdullah, s. 227-229). Cismanî zararlar için ödenecek tazminat miktarıyla ilgili hukukî mevzuatın kaynağını teşkil eden bu hadiste ayrıca estetik ve fonksiyonel konumu dikkate alınarak vücudun baş ve çehre bölgesinde meydana getirilen yaralamalara öngörülen tazminat miktarı da yer almaktadır (bk. DİYET; ERŞ). Organ ve fonksiyonların kısmen yok edilmesiyle, vücudun diğer bölgelerindeki müessir fiillere ödenecek tazminat miktarı ise belli ölçülere göre hâkim (veya kanun koyucu) tarafından takdir edilmekte ve hükûmet-i adl olarak adlandırılmaktadır.

Hükûmet-i adlin geniş bir uygulama alanı bulunmaktadır. Tazminat miktarının nasla belirlenmediği, duyu organlarının veya fonksiyonlarının kısmen zarar gördüğü, yaranın sabit eser bırakmaksızın iyileştiği durumlarla duyu organlarının dışındaki bir bölgenin fizik bütünlüğünü kısmen yok eden hafif müessir fiillerde tazminat miktarı hükûmet-i adl yoluyla belirlenmektedir.

Müessir fiil sebebiyle mağdura ödenecek tazminat miktarının belirlenmesi için önce bedenî zararın objektif olarak tesbit edilmesi gerekir. Çünkü bedenî zararın ağırlığı tazminat miktarının belirlenmesine de esas teşkil etmektedir. Bedenî zararın tesbitinde İslâm hukukçularının iki kriterden hareket ettikleri görülmektedir: 1. Şer‘î naslarca organın bütününe öngörülen tazminata kıyas. Bu anlayışa göre kısmen zarar gören organ veya fonksiyonun tazminatı belirlenirken önce organ veya fonksiyonun tam ve sağlam haliyle zarar gördükten sonraki durumu arasında bir oranlama yapılarak mâruz kalınan bedenî zararın bu organın bütünlüğünü ne ölçüde bozduğu tesbit edilmekte, sonra da organ veya fonksiyonun bütününe öngörülen tazminat miktarı ile bu zarar arasında bir oranlamaya gidilmektedir. Meselâ üç boğumdan oluşan parmağın bir boğumu yok edilmişse parmağın ⅓’ünün yok olduğu dikkate alınarak hadislerce tam parmağa öngörülen bedelin (on deve veya 100 dinar) üçte biri hükûmet-i adl olarak belirlenmektedir. Baş ve yüzde meydana getirilen ve literatürde “hârise, dâmia, dâmiye, mütelâhime, simhâk” gibi isimlerle anılan hafif yaralamaların bedeli konusunda hadislerde herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu sebeple bu tür yaraların tazminatını belirlemede, aynı bölgede kemik sınırına kadar ulaşan ve erşi hadislerce beş deve veya 50 dinar olarak tesbit edilen “mûdıha” esas alınmaktadır. Duyu organlarının kısmî fonksiyon kayıpları ise bu fonksiyonların tamamen izâle edilmesine sünnet tarafından öngörülen miktar (tam diyet 100 deve veya 1000 dinar) esas alınarak kayıp oranına göre tesbit edilmektedir. Kaynağını Hz. Ali’nin uygulamalarından aldığı ifade edilen bu metot Ömer b. Abdülazîz, Mücâhid b. Cebr ve Hanefî hukukçusu Kerhî tarafından benimsenmiştir (Serahsî, XXVI, 74; Kâsânî, VII, 325; İbn Kudâme, IX, 659).

2. Hükûmet-i adlin tesbit edilmesinde başvurulan ikinci metot, cana öngörülen diyetle (100 deve veya 1000 dinar ya da 10.000 dirhem) kısmî bedenî zarar arasında orantı kurma esasına dayanmaktadır. Bu anlayışa göre önce kısmen zarar gören organ veya fonksiyonun vücut bütünlüğünü ne oranda bozduğu objektif olarak tesbit edilmekte, ardından bu zararla cana öngörülen tam diyet arasında bir oranlama yapılmaktadır. Buna göre vücut bütünlüğünü ya da organların fonksiyonelliğini 1⁄10 oranında yok eden yaralar için tam diyetin onda biri, 1⁄20 oranında bir noksanlık meydana getiren yara ve diğer fonksiyon kayıpları içinse tam diyetin yirmide biri hükûmet-i adl olarak belirlenmektedir. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğunun bu metodu benimsediği ifade edilmektedir (Serahsî, XXVI, 74; Kâsânî, VII, 324; İbn Kudâme, VIII, 56).

Hükûmet-i adlde konunun özünü cismanî zararların tazmini ve telâfi edilerek mağdurun korunması oluşturmaktadır. Cismanî zararın durumuna göre hâkim takdir hakkını kullanarak yukarıdaki usullerden herhangi birini tercih edebileceği gibi adalet ve hakkaniyet ilkelerine uyarak başka kriterleri de dikkate alabilmektedir. Meselâ Hanefî hukukçusu Ebû Yûsuf, müessir fiilin sabit eser bırakmaksızın iyileşmesi durumunda bile mağdurun uğradığı psikolojik elemin dikkate alınarak yine kendisine mânevî tazminat (hükûmetü’l-elem, erşü’l-elem) ödenmesi gerektiği kanaatindedir. İmam Muhammed ile Mâlikîler’den İbn Arafe ise bu durumlar için hükûmet-i adl takdirinde mağdurun doktor, ilâç ve diğer tedavi giderleriyle iyileşinceye kadar ihtiyacı olan nafakasının dikkate alınması (maddî tazminat) gerektiğini ifade etmişlerdir (Serahsî, XXVI, 81; İbn Âbidîn, V, 511, 515).

Hükûmet-i adl müessesesi, bedeli şer‘î naslarca belirlenmeyen müessir fiillerde mevzuat boşluğunu doldurmak üzere hâkime veya kanun koyucuya geniş bir takdir alanı tanımaktadır. Bu sebeple hükûmet-i adl miktarını belirlemede mağdurun yaşının ve değişen hayat şartlarının göz önünde bulundurulması, bedenî zararın mağdurun ekonomik geleceğini ve çalışma gücünü ne ölçüde etkileyeceğinin dikkate alınması büyük önem arzetmektedir. Öte yandan bedenî zararın ve buna karşılık ödenecek tazminat miktarının hükûmet-i adl ile tesbit edilmesi yargı ile bilirkişinin ve adlî tıbbın iş birliğini de zorunlu kılmaktadır.


BİBLİYOGRAFYA

, “ʿUḳūl”, 43.

Dârimî, “Diyât”, 12.

Nesâî, “Ḳasâme”, 46, 47.

, XXVI, 68-72, 74, 81, 82, 83, 98, 99, 146.

, VII, 296, 311, 314, 315, 316, 323-325.

Mergīnânî, el-Hidâye, Kahire 1965, IV, 179, 183, 185, 186.

, VIII, 56; IX, 584, 600, 606, 659.

Zeylaî, Naṣbü’r-râye, Beyrut 1982, IV, 369-380.

, X, 122, 137, 138, 139, 140.

Kuhistânî, Câmiʿu’r-rumûz, İstanbul 1300, II, 338, 343, 344.

Haskefî, ed-Dürrü’l-muḫtâr (İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr içinde), İstanbul 1309, V, 511, 515.

İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, İstanbul 1309, V, 485-489, 504, 506, 507-516.

Abdülmelik el-Cündî, el-Mevsûʿatü’l-cinâʾiyye, Beyrut 1941, V, 681, 776-779.

Subhî Mahmesânî, en-Naẓariyyetü’l-ʿâmme li’l-mûcebât ve’l-ʿuḳūd, Beyrut 1948, I, 139-140, 146, 148-149, 153-155.

, s. 50-52.

Abdülkādir Ûdeh, et-Teşrîʿu’l-cinâʾiyyü’l-İslâmî, Kahire 1963, II, 260-261, 267, 269, 285-286.

J. el-Hakim, Le dommage de source delictuelle en droit musulman, Paris 1971, s. 71-81.

Ali el-Hafîf, eḍ-Ḍamân fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Kahire 1973, II, 191-200.

M. Ebû Zehre, el-ʿUḳūbe, Kahire 1974, s. 670-671.

Vehbe ez-Zühaylî, Naẓariyyetü’ḍ-ḍamân, Dımaşk 1402/1982, s. 348-349.

Muhammed Hamîdullah, el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye, Beyrut 1403/1983, s. 227-229.

, III, 15, 36, 37, 49, 50.

Kahtân Abdurrahman ed-Dûrî, ʿAḳdü’t-taḥkîm, Bağdad 1405/1985, s. 593-623.

Ahmed Fethî Behnesî, el-Mevsûʿatü’l-cinâʾiyye fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1991, II, 138-144.

Şamil Dağcı, İslâm Ceza Hukukunda Şahıslara Karşı Müessir Fiiller, Ankara 1996, s. 205-223.

“Ḥükûmetü ʿadl”, , XVIII, 68-73.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul’da basılan 18. cildinde, 463-464 numaralı sayfalarda yer almıştır.