KASİDE

Arap, Fars ve Türk şiirinde en çok kullanılan eski ve uzun bir form.

Bölümler İçin Önizleme
  • 1/4Müellif: HÜSEYİN ELMALIBölüme Git
    Sözlükte “kastetmek, azmetmek, bir şeye doğru yönelmek” gibi anlamlara gelen kasd kökünden türeyen kasîde terim olarak “belli bir amaçla söylenmiş, üz…
  • 2/4Müellif: MEHMET VANLIOĞLUBölüme Git
    FARS EDEBİYATI. İlke ve kuralları bakımından büyük ölçüde Arap edebiyatının etkisi altında bulunan İran edebiyatında kaside, İslâmî dönemde doğan yeni…
  • 3/4Müellif: İSKENDER PALABölüme Git
    TÜRK EDEBİYATI. Anadolu’da XIV. yüzyılda oluşmaya başlayan divan edebiyatı Arap ve İran edebiyatlarının nazım şekillerini kabul ederken konu yönünden …
  • 4/4Müellif: İSMAİL HAKKI ÖZKANBölüme Git
    MÛSİKİ. Cami ve tekke mûsikisinde müştereken kullanılan sözlü dinî formlardan biri olan kaside Allah, Peygamber ve diğer din büyüklerinden, onlara gös…

Müellif:

Sözlükte “kastetmek, azmetmek, bir şeye doğru yönelmek” gibi anlamlara gelen kasd kökünden türeyen kasîde terim olarak “belli bir amaçla söylenmiş, üzerinde düşünülmüş, gözden geçirilmiş şiir” demektir. Bir tür olarak ilk defa Arap edebiyatında ortaya çıkmış, oradan da Fars ve Türk edebiyatlarına geçmiştir. İçe doğduğu şekilde belli bir maksatla ve bilinçli olarak söylendikten sonra gözden geçirilip düzeltildiği, mısraları ve vezni sağlam olduğu, on beşten fazla beyit ihtiva ettiği için türe bu adın verildiği kaydedilir (Cevâd Ali, IX, 170-182). Şarkiyatçıların birçoğu, bu türdeki şiirlerin daha sonraki dönemlerde aldığı duruma bakarak kelimenin “kasıt ve garaz” anlamıyla ilgili bulunduğunu, “dilenme ve bağış talep etme şiiri” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Mühelhil b. Rebîa, İmruülkays b. Hucr gibi kaside formunu ilk ortaya koyan ve geliştiren şairlerin yüksek tabakadan şahsiyetler oldukları dikkate alındığında bu izahın doğru olmadığı anlaşılır. Daha eski bir terim olan kasîd ile kasidenin eş anlamlı sayıldığını söyleyenler bulunduğu gibi Ahfeş el-Evsat ile Nihad M. Çetin gibi bazı âlimler de farklı özelliklere sahip bulunduğunu ifade etmişlerdir (, “ḳṣd” md.; Çetin, s. 66, 70).

Şairleri tarafından ayrı zamanlarda parça parça söylendiği ve bu şekilde nakledildiği için uzun bir süre dağınık halde bulunan kasideler daha sonraki devirlerde belli bir yapı bütünlüğü kazanarak gelenekleşmiştir. Arap şiirinde kasidelerin belli esaslara tâbi olmaları, aynı başlangıca sahip bulunmaları, klişeleşmiş tasvir unsurlarıyla benzer ifade tarzlarını içermeleri, konu ve tema seçiminde uyulması zorunlu bir geleneğin yerleşmiş olması gibi özellikler onun uzun bir gelişme dönemi geçirdiğini göstermektedir.

Câhiliye şiirinde iki tür kaside görülür: Birincisi en önemli örneklerini muallakaların oluşturduğu, birden çok konuyu kapsayan uzun ve tam şiirlerdir; kaside denince akla gelenler de bunlardır. İkincisi ise içe doğduğu şekilde nazmedilmiş, Câhiliye hayatını yansıtan, tek konulu kısa kasidelerdir. Arap şiirinde ilk uzun kaside örnekleri milâdî V. yüzyıl şairlerinden Mühelhil (Adî) b. Rebîa et-Tağlibî’de görülür. Kardeşi Küleyb’i Cessâs b. Mürre’nin öldürmesi üzerine Mühelhil’in nazmettiği bu uzun kasideler, Bekir ve Tağlib kabileleri arasında kırk yıl süren savaşlara yol açmıştır. Regis Blachère, buna dayanarak kaside formunun V. yüzyılın ortalarında Doğu Arabistan’da bu kabileler arasında geliştiğini ve Hîre muhiti vasıtasıyla yayılma imkânı bulduğunu söyler (Târîḫu’l-edeb, s. 421 vd.). Uzun kaside formunun tekâmül etmiş şekli İmruülkays b. Hucr’ün şiirlerinde görülür. Dostlar ve sevgililerle yaşanmış anılardan izler taşıyan mekânlar ve kalıntıları önünde hâtıraların tazelendiği coşku ile kasideye başlamak (nesîb/teşbîb bölümü), tasvir, medih ve fahr gibi değişik konuları ele almak, klişeleşmiş teşbih ve tasvir unsurları içermek ve belirli uzunluğu korumuş olmak gibi özellikler, onun kasideleriyle olgunlaşıp yerleşerek tür için uyulması zorunlu gelenek durumunu almıştır. Ancak bu öğeler parçalar halinde daha önceki şairlerde de mevcuttu. Nitekim bizzat İmruülkays, İbn Huzâm adlı bir şairi örnek aldığını söyler.

Milâdî VI ve VII. yüzyıllarda klasik dönemini yaşamış olan kaside aruzla yazılır ve iki mısralık beyitlerden oluşur. Kasidenin musarra‘ adı verilen ilk beytinin her iki mısraı ile diğer beyitlerin ikinci mısraları aynı kafiyede (revî) olur (aa, ba, ca, da …). Her beyit cümle yapısı ve anlam bakımından müstakil bir varlığa sahiptir. Bir beyit içerisinde bir fikrin tam ifade edilemeyerek diğer beyitlerle mâna ve i‘rab ilgisinin bulunması bir kusur kabul edilmiştir.

Kasidede beyit sayısının yedi-dokuz beyitten az olmaması şart koşulmuşsa da bunun belirli bir sınırı yoktur. 100 beyti, hatta İbnü’l-Fârız’ın et-Tâʾiyye’sinde olduğu gibi 700 beyti aşan kasideler de mevcuttur. Arap şiirinde kasidelerin genel beyit sayısı 30-120 arasında olmakla birlikte beyit sayısı arttıkça uygun kafiye bulmak zorlaştığından kırk-yetmiş beyit arasındakiler daha makbul sayılmıştır. Klasik Arap şiirinde eski Yunan şiirinde olduğu gibi 1000’i aşan beyitlerle ifade edilen destan teması bulunmadığından bu hacim yeterlidir. İbnü’l-Fârız’ın et-Tâʾiyye’sinde görüldüğü gibi genellikle kasidelerin sanat düzeyi uzunluğu arttıkça azalmaktadır. Seviyeyi düşürmeden 200 beytin üzerinde kaside yazan tek şairin İbnü’r-Rûmî olduğu kaydedilir.

Klasik Arap şiirinde kasideler genellikle ya ilk beyitleriyle veya kafiye harflerine göre sonradan adlandırılır. Kafiyesi lâm olduğundan Lâmiyyetü’l-ʿArab (Şenferâ), Lâmiyyetü’l-ʿAcem (Tuğrâî) denilmesi gibi. Ḳaṣîdetü’l-bürde, el-Ḳaṣîdetü’l-Münferice gibi özel adlarla anılan veya el-Ḫamriyye, et-Tardiyye gibi konusuna göre isim verilen kasideler de vardır.

Klasik kaside, şairin çöl hayatını şiire yansıtıp onu şekillendirmesinin bir tezahürü olarak nesîb/teşbîb, tasvir, medihfahr adlı üç temel bölüme ayrılır. Kasidenin giriş kısmını oluşturan ve daha eski bir dönemde nazmedilmiş aşk neşîdelerinden doğmuş olması ihtimalinden söz edilen nesîb/teşbîb bölümünde sevgiliye duyulan özlem dile getirilir. Bu sebeple sevgiliyle yaşanmış hâtıralara yer veren, çöl ve vahalardaki terkedilmiş konak yerleriyle oralarda dağınık vaziyette bulunan, isli ocak taşları, küller, su kabı, testi kırığı, çadır ve kazık izleri gibi kalıntılar aşk ve özlemle yoğrulmuş duygu seli halinde dile getirilir. Şair bunları hatırlayarak ağlar ve ağlatır; tabiat tasvirleri arasında sevgiliden ve onun fizikî güzelliklerinden söz eder. Bu hazin giriş çetin doğa şartlarının, çeşitli sıkıntılarla dolu çöl hayatının şiire yansımasıdır. Ana teması methiye olan kasidelerin çoğu nesîble başlamakla birlikte hamâse, kahramanlık, savaş ve mersiye türü kasideler nesîbe elverişsiz olduğundan bunlarda nesîb bölümü nâdir olarak görülür. Yaptıkları yağma ve baskınlar sırasındaki kahramanlıkları dile getiren Câhiliye devri yağmacı şairlerinin (su‘lûk/sa‘âlîk) kasidelerinde de bu kısım görülmez. Nitekim Amr b. Külsûm’ün muallakası aşk ve hamriyyât karışımı bir girişle başlar. Ayrıca İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, çöl hayatıyla ilgisi bulunmayan şehirli şairlerin sırf geleneğe uyarak çöllerdeki eski konak yerleri ve kalıntılarından, oralarda yaşanmış aşklardan söz ederek kasideye başlamalarını anlamsız bulur (el-ʿUmde, I, 226). Muallakaların hemen hemen tamamı gibi Kâ‘b b. Züheyr’in Hz. Peygamber’i methetmek için yazdığı Bânet Süʿâd kasidesi de nesîble başlar.

Nesîb bölümünde şair anılar diyarından ayrılarak devesinin veya atının üzerinde çöl yolculuğuna çıkar. Tasvir bölümünde bu yolculuğu ayrıntılarıyla anlatır. Devesini veya atını bütün özellikleriyle tanıtır; yolculuğu sırasında rastladığı yaban hayvanlarını tasvir eder. Bazan yolculukta mâruz kaldığı aşırı sıcaklık, kızgın çöl, susuzluk, sıkıntılar, baştan geçen olaylar, içki âlemi, şimşek, yıldırım, fırtına ve sağanaklar gibi tabiat hadiseleri, hayvan otlakları, vahalar, avcılarla av köpeklerinin yaban hayvanlarıyla mücadelesi ve bu sırada karşılaşılan tehlikeler dile getirilir.

Kasidenin şiir değeri taşıyan zengin kısımları nesîb ve tasvir bölümleri olmakla birlikte esas amaç medih kısmıdır. Burada kasidenin kendisine takdim edildiği kişi cömertlik, asalet, dürüstlük, vefakârlık, kahramanlık gibi doğuştan sahip olunan erdemlerle övülür. Bu vesileyle bazan memdûhun düşmanları da bu vasıfların zıtlarıyla hicvedilir. Ancak bazı şairler, övdükleri kimselerin kahramanlıklarını daha iyi yansıttığını düşünerek düşmanlarını da korkaklıkla değil cesaretle nitelerler. Bu şairlere “şuarâü’l-insâf” adı verilir. Genellikle methiye bölümünü tamamlayıcı nitelikte olan fahriyye kısmında şair kendisinin ve kabilesinin erdemlerinden, şiir sanatındaki ustalığından söz eder, dilini keskin kılıçlara benzetir.

Şairler, dinleyicilerin ilk karşılaştıkları kısmın onların üzerinde güzel bir etki bırakmasını istediğinden kasidelerin matla‘ denilen başlangıç beytine çok önem vermişlerdir. Edebiyat eleştirmenleri kasidenin ilk beytinin birinci mısraı (şatr) ile ikinci mısraı arasında uyum ve anlam birliği olmasına, matlaın kasidenin konusuyla münasebetine dikkat etmişlerdir. Kaside bir üzüntüyü anlatmak için yazılmışsa bu hususun ilk beyitten itibaren haber verilmesini daha uygun görmüşler, tebrik ve övgü için ise uğursuzluk çağrıştıracak ifadelerle şiire başlanılmasını iyi karşılamamışlardır.

Usta bir şair, nesîbden methe geçiş yaparken okuyucuya konunun değiştiğini sezdirmez; her iki konu arasında bir iç içeliğin ve uyumun bulunmasına özen gösterir. Buna tehallus / hüsn-i tehallus / berâat-i tehallus denir. Ancak Câhiliye şairlerinin çoğu, (“de‘ẓâ, fede‘hâ” şimdi bunları bırak da…) gibi ifadelerle kasidenin giriş kısmını keserek asıl konuya sürpriz bir şekilde intikal yolunu (iktidâb üslûbu) seçmişlerdir.

Zihinlerde kalan en son mâna olduğundan edebiyat eleştirmenleri kasidenin sonunun (hâtime) okuyucu üzerinde önemli bir etkisi olduğuna dikkat çekmişlerdir. Genellikle Câhiliye şairleri kasidelerini hayat tecrübelerinin bir özeti mahiyetindeki hikmetli sözlerle bitirmişlerdir (bk. İNTİHÂ). Konunun devam ettiği izlenimi içinde ansızın kesiliveren hâtimeler de vardır. Başta muallakalar olmak üzere Câhiliye kasidelerinin ana bölümlerinin temel çizgileri bu şekildedir. Diğer Câhiliye kasideleri edep, tasvir, kahramanlık gibi genellikle tek konulu müstakil parçalar halindedir.

Câhiliye döneminde kasidelerini uzun süre bitirmeyip tekrar tekrar gözden geçiren, üzerinde düşünen, eksik bulduğu yerleri tamamlayan, beğenmediği kısımları düzelten, böylece onları eksiksiz bir şekilde dinleyicilere sunmak için uzun süre bekleten şairler de vardır. Bu tür kasidelere “havliyyât, mukalledât, münekkahât, müntekayât, muhkemât” gibi adlar verilmiştir. Arap edebiyatının en meşhur kasideleri el-Muʿallaḳāt, el-Mufaḍḍaliyyât, el-Aṣmaʿiyyât ve Cemheretü eşʿâri’l-ʿArab gibi şiir mecmualarında toplanmıştır.

İslâm’ın ortaya çıkışı kasidelerin nazım biçiminde ve özellikle ele alınan temalar bakımından bazı değişikliklere sebep oldu. İslâmiyet’ten sonra daha çok dinî-ahlâkî şiirlerle gazâ ve kahramanlık kasidelerine ağırlık verildi. Câhiliye tarzı kaside geleneği de Emevîler ve Abbâsîler zamanında bazı yeniliklerle birlikte hemen hemen aynen devam etti. Bu devirlerde “recez”le musanna kasideler yazanlar, bedevî kasidesini taklide çalışanlar, Ebü’l-Atâhiye gibi nesîbleri de fazlaca kısaltanlar, hükümdarların savaşlarını ve av şölenlerini tasvir edenler, mübalağa yapan mersiyeciler, dinî, hakîmâne yahut tamamıyla sûfiyâne bir vadiye yönelenler, Ebü’l-Alâ’nın Lüzûmiyyât’ında olduğu gibi edep, zühd ve hikmet konularına bağlı kalanlar, siyasî veya ferdî hicivciler, büyük millî felâketler yahut zaferler hakkında mersiye veya destan tarzında kaside tertip edenler oldu. Bu tür yeniliklere rağmen İmruülkays’ın muallakasıyla şekillenen klasik kaside geleneği asırlar boyu Arap şiirine damgasını vurmuştur. Daha sonraki dönemlerde bu tarzın dışına çıkan şairler olmuşsa da çoğunluk geleneğe bağlı kalmıştır. İbn Kuteybe, kadim kaside geleneğini anlatıp buna uymanın zorunluluğuna dikkat çekerken aynı zamanda değişen şartlarla, gelişen zevklerin tesiriyle doğan bir eskiyeni ihtilâfının hareket noktalarını da aksettirmiştir. İbn Kuteybe yeni şairlerin, kadim kaside geleneğine harfiyen uymalarını zorunlu görürken (eş-Şiʿr ve’ş-şuʿarâʾ, s. 18-19) İbn Reşîḳ, şehirli şairlerin mecazi ifadeler dışında şiirlerinde bu geleneği sürdürmelerini anlamsız bulur (el-ʿUmde, I, 226). İbn Kuteybe gibi eleştirmenlerin geleneği sürdürme konusundaki sert hükümlerine rağmen Ebû Nüvâs, Ebü’l-Atâhiye ve Mütenebbî gibi kasidenin iç yapısını arzu ve mizaçlarına göre değiştirenler de kendilerini kabul ettirebilmişlerdir (Çetin, s. 74). Memlükler dönemi şairlerinden bazıları geleneğin dışına çıkarak kasidelerine Allah’a hamd ve Peygamber’e salâtüselâmla başlamış, birçokları kasidelerini Peygamber’in adıyla bitirmişlerdir.

Modern Arap edebiyatında Matrân, Tâhâ Hüseyin, Ahmed Zekî Paşa, Muhammed Hüseyin Heykel, Akkād, İbrâhim Abdülkādir el-Mâzinî gibi özellikle Batı’da tahsil görmüş edebiyatçılar, eski kaside yapısına baş kaldırarak Ahmed Şevkī gibi eski geleneği sürdürenleri eleştirmişlerdir. Bu çağrı yeni şairler üzerinde de etkili olmuştur. Arap edebiyatında günümüz anlayışına göre ister eski şiirde olduğu gibi aynı aruz vezniyle yazılmış ve tek bir kafiyeye sahip olsun, ister farklı vezin ve kafiyelerden oluşsun ya da tamamen vezin ve kafiyeden yoksun bulunsun sanat değeri olan her şiir bir tür kaside kabul edilmektedir.


BİBLİYOGRAFYA

, “ḳṣd” md.

, I, 671.

, II, 1175-1176.

Cumahî, Ṭabaḳātü’ş-şuʿarâʾ (nşr. Muhammed Süveyd), Beyrut 1998, s. 29.

İbn Kuteybe, eş-Şiʿr ve’ş-şuʿarâʾ (nşr. Müfîd M. Kumeyha), Beyrut 1981, s. 17 vd.

İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, el-ʿUmde (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1383/1963, I, 226.

Ziyâeddin İbnü’l-Esîr, el-Mes̱elü’s-sâʾir (nşr. Ahmed el-Havfî – Bedevî Tabâne), Riyad 1404/1984, III, 96 vd., 121 vd.

Necîb M. el-Behbîtî, Târîḫu’ş-şiʿri’l-ʿArabî, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), s. 47-55.

, s. 421-427.

Ahmed Bedevî, Üsüsü’n-naḳdi’l-edebî, Kahire 1964, s. 296-345.

, IX, 169-189.

Nihad M. Çetin, Eski Arap Şiiri, İstanbul 1973, s. 66, 70 vd.

Mustafa Sâdık er-Râfiî, Târîḫu âdâbi’l-ʿArab, Beyrut 1394/1974, III, 27-29.

Yahyâ el-Cübûrî, eş-Şiʿrü’l-câhilî, Beyrut 1982, s. 241-258.

, I, 84-85.

, I, 58-61.

Hannâ el-Fâhûrî, el-Câmiʿ fî târîḫi’l-edebi’l-ʿArabî, Beyrut 1986, I, 137-140.

Ahmed Fevzî, el-Ḥareketü’ş-şiʿriyye zemene’l-Memâlîk, Beyrut 1986, s. 403-413.

I. Goldziher, Klasik Arap Literatürü (trc. Azmi Yüksel – Rahmi Er), Ankara 1993, s. 19-20.

Süleyman Tülücü, “Arap Edebiyatında Kaside”, İslâm Düşüncesi, II/6, İstanbul 1968, s. 363-366.

G. J. H. Van Gelder, “Bidâyâtü’n-naẓar fi’l-ḳaṣîde” (trc. İsâm Behiy), Fuṣûl, VI/2, Kahire 1986, s. 11-33.

Hüseyin Cum‘a, “el-İntimâʾ ve ẓâhiretü’l-ḳıyam fi’l-ḳaṣîdeti’l-Câhiliyye”, Âfâḳu’s̱-s̱eḳāfe ve’t-türâs̱, III/11, Dübey 1995, s. 37-53.

Abdurrahman İsmâil, “el-ʿUnvân fi’l-ḳaṣîdeti’l-ʿArabiyye”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb: Câmiʿatü Melik Suʿûd, VIII, Riyad 1416/1996, s. 37-59.

F. Krenkow, “Kasîde”, , VI, 388-389.

a.mlf. – [G. Lecomte], “Ḳaṣīda”, , IV, 713-714.

Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2001 yılında İstanbul’da basılan 24. cildinde, 562-564 numaralı sayfalarda yer almıştır.

Müellif:


FARS EDEBİYATI. İlke ve kuralları bakımından büyük ölçüde Arap edebiyatının etkisi altında bulunan İran edebiyatında kaside, İslâmî dönemde doğan yeni İran edebiyatıyla birlikte III. (IX.) yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış, lirik yanı daha ağır basan bir şiir türü olarak VI. (XII.) yüzyılda en parlak dönemine ulaşmıştır. İran kasidesi Tâhirîler ve Saffârîler gibi İran kökenli devletlerin saraylarında gelişti, özellikle Sâmânîler döneminde olgunluk çağına erişti. Arap hâkimiyetinden henüz kurtulan ve eski geleneklerini yaşatmak isteyen bu hükümdarlar, hatta emîr ve vezirler kendilerini etrafa tanıtacak şairlere ihtiyaç duyduklarında Emevî ve Abbâsî hükümdarlarının yaptıkları gibi saraylarında şair bulundurmaya başladılar.

İran edebiyatında kasidesi günümüze kadar gelen en eski şair Sâmânî sarayında yaşayan, şekil ve muhteva bakımından kasideyi olgunlaştırdığı kabul edilen Rûdekî’dir (ö. 329/940-41). Onu Dakīkī, Lebîbî-i Horasânî, Gazneli Mahmud ve oğlu Mesud döneminin şairlerinden Zeynebî-yi Alevî, Behrâmî-yi Serahsî, Menşûrî-yi Semerkandî, Ferruhî-yi Sîstânî, Mes‘ûd-i Gaznevî, Unsurî, Menûçihrî takip eder. Gazneliler devri şiir üslûbu VI. (XII.) yüzyıl şairlerinin üslûbunu etkilemiş, zamanla konular da çeşitlenmiştir. Nitekim Gazneli Mahmud’un Hint fetihlerine katılan Ferruhî, kasidelerine konu olarak ordunun haşmeti ve hareketini parlak bir şekilde tavsir ettiği seferleri almıştır. Evhadüddîn-i Enverî üslûbuyla daha önceki şairleri geçmeyi başardı. Ayrıca kasidenin içine dönemin ilimleri de girmeye başladı ve böylece yeni bir üslûp doğdu. Kuzeybatı İran’da yetişen Katrân-ı Tebrîzî, Felekî-yi Şirvânî, Mücîrüddîn-i Beylekānî ve Hâkānî-yi Şirvânî bu üslûbun en önemli temsilcileridir.

Selçuklular devrinde Muizzî, Enverî, Hâkānî, Nizâmî-i Gencevî; Hârizmşahlar sarayında Senâî, Reşîdüddin Vatvât, Cemâleddîn-i İsfahânî, Zahîr-i Fâryâbî gibi şairler devrin üstatları olarak öne çıkmışlardır. Daha sonra Moğol ve Timurlular döneminde Mecdüddîn-i Hemger-i Şîrâzî, Sa‘dî-i Şîrâzî, Emîr Hüsrev-i Dihlevî ve Selmân-ı Sâvecî bu vadide ün kazanmıştır. Safevîler devrinde Hint üslûbunun gelişmesi yanında muhteva, konum ve şiirde kullanılan kelimeler yönünden birtakım yenilikler görülür. Örfî-i Şîrâzî, Kelîm-i Kâşânî ve Sâib-i Tebrîzî bu dönemin ünlü kasidecilerinden sayılmaktadır. Irâk-ı Acem’de yeni bir hüviyete bürünen kaside İsfahan ve Hemedan’da Kıvâmî-yi Râzî, Refîuddîn-i Lünbânî, Kemâleddîn-i İsfahânî, Şerefeddîn-i Şefreve gibi şairlerle birlikte yeni konular, yeni düşünce ve teşbihler kazanmıştır.

Moğollar devrinde gerileyen kasidecilik daha çok ikinci derecedeki saraylarda tutunmaya çalışmış ve Fars’ta Salgurlular, Kertler, Celâyirliler gibi küçük devletlerde itibar görmüştür. Bu dönem kasidecileri arasında Mecdüddîn-i Hemger-i Şîrâzî, Emîr Hüsrev-i Dihlevî gibi şairleri anmak gerekir. Kasidenin yeniden parlaması Kaçarlar dönemine rastlamaktadır. Kaçar hükümdarlarının özel kasidecileri arasında Sabâ-yi Kâşânî, Mahmûd Hân-ı Meliküşşuarâ Kâşânî gibi isimler sayılabilir. Bu şairler eskilerin izinden giderek kasidelerinde Moğol istilâsından önceki dili kullanmaya çalıştılar. Bu tür, İran’da meşrutiyetin ilânından sonra Meliküşşuarâ Bahâr tarafından devam ettirilmiş, daha sonra giderek önemini yitirmiştir.

İran edebiyatında övgü amacıyla yazılan kasidenin kuruluş şekli genel olarak şöyledir: Aşk ve sevgiliden bahsediliyorsa nesîb veya tegazzül, bunun dışında başka bir konu işleniyorsa teşbîb adı verilen giriş bölümüyle başlanır. Şair bazan teşbîb veya tegazzül bölümü olmadan doğrudan methe geçer. Bu tür kasideye kasîde-i mahdûd denir. Medih kasidesinde şiiri memdûha dua ihtiva eden beyitlerle bitirmek âdettendir. Kasidenin bu bölümüne de şerîta (hüsn-i makta‘) adı verilir. Kasidenin en güzel beytine beytü’l-kasîd denir. Nesîb veya teşbîb bölümünden asıl konuya geçiş yaparken söylenen beyte de tehallus ya da güriz adı verilmektedir.

Kasidenin beyit sayısı konunun önemine, seçilen kafiyeye ve şairin sanat gücüne bağlıdır. Beyit sayısı yedi-yirmi beş arasında değişmekle birlikte yetmiş-seksen beyit, hatta daha uzun kasideler de vardır. Meselâ Ferruhî’nin Sûmenât seferini anlatan meşhur kasidesi 175 beyit, Kāânî’nin Hz. Ali’nin menkıbeleri ve Hayber’in fethi hakkındaki kasidesi 337 beyit uzunluğundadır. Kasidede beyit sayısının âzami haddi için bir sınır yoktur. Bu şekildeki uzun kasidelere kasîde-i mutavvel denir. Uzun kasidelerde kafiye bulma zorluğu, kaside şairlerini bir kelimeyi iki ya da üç defa kafiye olarak kullanmak zorunda bırakmıştır. Ancak usta şairler aynı kelimeyi tekrarlamamaya özen göstermişlerdir. Uzun kasidelerde âhengi canlandırmak ve başka bir konuya geçmek amacıyla kasidenin matla‘ beytiyle kafiyeli bir ya da birkaç beyit söylenmiştir ki buna tecdîd-i matla‘ denir. Tecdîd-i matlaın bir kasidede birkaç defa yapılması da uygun görülmüştür. Kāânî-i Şîrâzî ve Hâkānî’nin kasidelerinde bunun dört beş örneğine rastlanmaktadır. Fars edebiyatında kasideler teşbîb bölümünde ele alınan konuya göre bahâriyye, hazâniyye, şairin kasidede işlediği konuya göre methiye, şekvâiyye, hicviye gibi adlar alır.


BİBLİYOGRAFYA

Şems-i Kays, el-Muʿcem fî meʿâyîri eşʾâri’l-ʿAcem, Tahran 1327 hş., s. 419-420.

, V/1, s. 606-610.

a.mlf., Genc-i Süḫan, Tahran 1339 hş., I, 48-59.

Melikü’ş-şuarâ Bahâr, Şiʿr der Îrân, Tahran 1333 hş., s. 47.

İhsan Yârşâtır, Şiʿr-i Fârsî der ʿAhd-i Şâhrûḥ, Tahran 1334 hş., s. 197-200.

Zeynelâbidin Mütemmen, Teḥavvül-i Şiʿr-i Fârsî, Tahran 1339 hş., s. 7-16.

Zehrâ-yi Hânlerî [Kiyâ], Ferheng-i Edebiyyât-ı Fârsî, Tahran 1348 hş., s. 398.

Celâleddin Hümâî, Fünûn, Belâġāt ve Ṣanâʿât-ı Edebî, Tahran 1354 hş., s. 102-115.

F. Krenkow, “Kasîde”, , VI, 388-389.

C.-H. de Fouchécour, “Ḳaṣīda”, , IV, 714-715.

, XXXVIII, 333.

Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2001 yılında İstanbul’da basılan 24. cildinde, 564 numaralı sayfada yer almıştır.

Müellif:


TÜRK EDEBİYATI. Anadolu’da XIV. yüzyılda oluşmaya başlayan divan edebiyatı Arap ve İran edebiyatlarının nazım şekillerini kabul ederken konu yönünden eski koşuklara benzeyen kasideyi de kolaylıkla benimsemişti. Türkler’in müslüman olmadan önceki ozanlarının, hakanları yahut beyleri övmek için kopuz eşliğinde söyledikleri koşuklarla kaside arasında muhteva yönünden fazla fark görülmüyordu. Türk edebiyatında ilk örnekleri XIV. yüzyılda yazılmaya başlanan kasidelerin Türk beyliklerinin ileri gelenleri hakkında düzenlenmiş olmasıyla ilk mükemmel örneklerin ortaya çıktığı XV. yüzyılda sultanlar ve devlet büyüklerine ithafen yazılmaya başlanması koşuk geleneğinin bir devamı gibi kabul edilebilir. Türk edebiyatının klasik özelliklerinin bütünüyle teşekkül ettiği XVI. yüzyılda ise kasidenin bu edebiyata has kuralları iyice belirlenip şekil ve bölümleri oluşmuştur. Konusu diğer İslâmî edebiyatlarda görülmediği kadar genişleyen kaside buna bağlı olarak değişik isimlerle anılmaya başlar. Hicviye, mersiye, hasbihal, arzuhal gibi konuları da ihtiva edecek çeşitlilikte yazılan kaside Hz. Peygamber’i ve diğer din büyüklerini, şairin çağında yaşamakta olan bir kişiyi öven örnekler yanında Allah’a yakarış, Resûl-i Ekrem’den şefaat dileme, bir devlet büyüğünden mansıp ve memuriyet talebi, himaye görme arzusuna yönelik istekte bulunma, bir cezadan kurtulmak için af dileme, hamâsî duyguları açıklama, vatan sevgisini dile getirme gibi sebeplerle de düzenlenmiştir.

Osmanlı arşiv belgeleri arasında padişahlara sunulan kasidelere ilişkin tezkire ve hatt-ı hümâyunlardan anlaşıldığına göre (meselâ bk. , nr. 1901, 2048, 22808) bir kasidenin sunuluşu ya huzurda okunması ya da bir vasıta ile gönderilmesi şeklinde olurdu. Padişah adına değer belirleme işinin genellikle sultânü’ş-şuarâ tayin edilen üstatlarca, diğer sanat hâmisi insanlar için de ya kendileri yahut itibar ettikleri bir şair tarafından yapıldığı dönemler olmuştur. Bu incelemeler sırasında kasideler üslûp, ifade biçimi, sanat, hâle uygunluk, önceki örnekleriyle mukayese vb. yönlerden eleştirilerek bir değer yargısına varılırdı.

Türk edebiyatında kasideler otuz üç ile doksan dokuz beyit arasında değişen uzunlukta düzenlenmiştir. Nâdiren bu sınırların dışına çıkıldığı olmuşsa da şairlerin genelde kırk elli beyit uzunluğundaki kasideleri tercih ettikleri görülür. Kasidede ilk beyte matla‘, son beyte makta‘ denir. Kasidenin içinde her iki mısraı kafiyeli başka beyit veya beyitler varsa tecdîd-i matla‘, birkaç matla‘ beyti taşıyan kaside de zü’l-metâli‘ (zâtü’l-metâli‘) adını alır. Şairin mahlasını söylediği beyit taç beyit, kasidenin en güzel beyti beytü’l-kasîd olarak isimlendirilir.

Türk şairleri kasidenin altı bölümden oluşmasını benimsemiş ve buna uymaya özen göstermişlerdir. 1. Nesîb (teşbîb). Kasidenin giriş bölümüdür. Genelde bir gazel gibi âşıkane duygulardan bahseder. Aşk dışında herhangi bir konu işlenmişse teşbîb adını alarak işlediği konuya göre kaside özel bir adla anılır. Nesîb veya teşbîb ortalama on beş-yirmi beyit uzunluğunda olur. 2. Girizgâh (giriz/güriz). Şairin methiyeye geçtiğini bildiren bir ya da iki beyitten ibaret olup konuya uygun bir nükte taşımasına ve nesîble methiye arasında anlam ilişkisi kurulmasına dikkat edilir. 3. Methiye. Kasidenin maksadına uygun olarak övülen kişi veya şeyden bahseden bölümdür. Kasidenin en sanatkârane bölümü olup uzunluğu konuya ve şaire göre değişir. 4. Tegazzül. Kaside içinde tecdîd-i matla‘ ile başlayan bir gazel olup beş-on iki beyit arasında değişir. Bir kasidenin başında yahut sonunda yer alabildiği gibi tegazzül bölümü olmayan kasideler de vardır. 5. Fahriyye. Şairin kendisini övdüğü ve bazan da dileğini bildirdiği bölümdür. Beyit sayısı şairlere göre değişebildiği gibi fahriyye bölümü konulmamış kasideler de mevcuttur. Türk kasideciliğinin üstadı sayılan Nef‘î’nin fahriyyeleri sanatlı bir üslûpla yazılmış olup beyit sayısı hayli kabarıktır. 6. Dua. Övgüsü yapılan kişi veya şey hakkında dua edilip iyi dileklerde bulunulan son birkaç beyitten ibarettir.

Türk edebiyatında kasideler üç şekilde adlandırılmıştır. Bunlardan ilki teşbîb veya methiyede ele alınan konuya göre yapılan adlandırmadır. Diğer nazım şekilleriyle yazılabilmekle birlikte daha çok kaside biçiminde kaleme alınmalarından dolayı münâcât, tevhid, na‘t, mersiye, hicviye gibi manzumeler kasidenin konu bakımından değişik türlerini oluşturur. Bu tanımlama genellikle şairin kasidesine koyduğu başlığı esas alır. “Tevhîd-i Hazret-i Bârî der Na‘t-ı Seyyidi’l-Mürselîn”, “Der Sitâyîş-i Sultan (…)”, “Kasîde der Medh-i (…)”, “Hicviyye der Hakk-ı (…)” gibi ibarelerin yer aldığı bu başlıklar aynı zamanda kasidenin türünü de belirtmiş olur. Bir kasidenin teşbîb bölümünde yer alan konuya göre bahardan bahseden kasidelere bahâriyye (rebîiyye), kıştan söz eden kasidelere şitâiyye denmesi gibi ramazâniyye, ıydiyye (bayramiyye), temmûziyye, nevrûziyye gibi zaman dilimlerini; İstanbuliyye ve Bağdâdiyye gibi şehirleri; sünbüliyye ve rahşiyye gibi çiçek veya hayvanları; sûriyye, hammâmiyye, cülûsiyye, kudûmiyye, istikbâliyye, sulhiyye ve fethiyye gibi olaylara dayalı bir hayat kesitini; kasriyye, dâriyye gibi bir bina tebriğini konu alan kasideler de yine teşbîbinde işlenen konuya göre isim almıştır. Kasidelerin ikinci tür adlandırması redifine göre yapılır. Redifi güneş olan methiyeye güneş kasidesi (şemsiyye), gül olana gül kasidesi (verdiyye), sünbül olana sünbül kasidesi (sünbüliyye) gibi isimler verilir. Türk edebiyatında su, tîğ, hançer, benefşe, lâle, kalem, sühan, gül vb. kelimelerin redif olarak kullanıldığı kasideler ünlüdür. Son adlandırma şekli Arap edebiyatında olduğu gibi kafiye harfine göre yapılandır. Kafiye harfi râ ise râiyye, mîm ise mîmiyye, tâ ise tâiyye gibi.

Kaside yazan şair için kasîde-gû, kasîde-serâ, kasîde-perdâz gibi tabirler kullanılmıştır. Türk edebiyatında hemen her divan şairi kaside yazmakla birlikte bu türde ünlü olmuş şairleri tesbit eden bir araştırmaya göre (İpekten, s. 33-36) XV. yüzyıla kadar büyük kasideciler yetişmemiştir. Âşık Paşa’nın Garibnâme’deki na‘tlarıyla Ahmedî’nin divanındaki kasideler bu şeklin ilk örnekleri sayılır. Türk edebiyatında gerçek anlamda kasidecilik ise divanında yer alan on altı kasidesiyle bu nazım şeklini klasik özellikleriyle Türk edebiyatının malı yapan Şeyhî ile başlamıştır. Daha sonra Karamanlı Nizâmî on bir, Bursalı Ahmed Paşa otuz bir, Necâtî Bey yirmi altı kaside yazmıştır. Bu yüzyıldaki en güzel örnekler Ahmed Paşa’nın kaleminden çıkmıştır.

XVI. yüzyıl kasidede İran örneklerinin aşılmaya çalışıldığı, bu sebeple Şâhnâme kahramanlarının kasidelerde benzetilen öğe olarak sıkça tekrarlanmaya başlandığı ve abartmalara yol açıldığı bir dönemdir. Övülen kişilerin devlet ihtişamının gölgesinde kalmaması için mübalağalı bir şekilde methedildiği bu dönemde Bâkî özellikle nesîb kısımlarında parlak tasvirlerin yer aldığı yirmi yedi, Hayâlî Bey zengin hayallerle övdüğü yirmi yedi, Nev‘î elli, Rûhî-yi Bağdâdî yirmi dört kaside yazar. Ancak bu yüzyılın kasideciliğinde en önemli yer Fuzûlî’ye aittir. Onun na‘tları da dahil divanında otuz yedi kaside mevcuttur.

XVII. yüzyılda Türk edebiyatının en büyük kaside şairi olan Nef‘î, İran ve Arap kasidecilerini geride bırakmıştır. Divanında en geniş yeri işgal eden elli dokuz kasidesi fahriyye bölümleriyle ünlüdür. Yüzyılın diğer kaside ustalarından Sabrî de Nef‘î’nin etkisinde kalmıştır. Nâilî’nin otuz beş, Nâbî’nin otuz iki kasidesiyle bu yüzyıl Türk kasideciliğinin en parlak devri olmuştur.

XVIII. yüzyılın başlarında Yahyâ Nazîm büyük bir cilt tutan divanının tamamını na‘tlara ayırmış, bunların pek çoğunu da kaside nazım şeklinde kaleme almıştır. Nedîm’in ince ve zarif bir âhenkle yazdığı kasidelerinin adedi otuz sekizdir. Onu değişik konularda yirmi dokuz kaside ile Şeyh Galib takip eder. Yüzyılın sonlarında ise kasideleriyle dikkat çeken Sünbülzâde Vehbî elli dört, Enderunlu Fâzıl seksen dört ve Keçecizâde İzzet Molla kırk sekiz kaside söylemiştir.

Divanındaki az sayıda kasidelerden bir veya birkaçı ile ün kazanmış yahut söylediği kasidelerden biri diğerlerinden daha çok tanınmış şairler de vardır. Sünbülzâde Vehbî’nin “Sühan Kasidesi” ile Sâbit’in ramazâniyyesi, Tanzimat döneminde Âkif Paşa’nın ilk defa bir soyut kavramı konu edinen “Adem Kasidesi” ve Nâmık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” diye meşhur olan şiiri bunlardandır. Divan edebiyatında kaside yazma geleneği Tanzimat’tan sonra da sürmüş, hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarında kaside düzenleyen şairler çıkmışsa da modern Türk şiiri kasideyi tamamen terketmiştir.


BİBLİYOGRAFYA

Muallim Nâci, Istılâhât-ı Edebiyye, İstanbul 1307, s. 161-166.

Tâhirülmevlevî, Nazm ve Eşkâl-i Nazm, İstanbul 1329.

a.mlf., Edebiyat Lügatı, İstanbul 1973, s. 84-87.

Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, İstanbul 1971, I, 186-187.

Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983, s. 122-167.

İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, (İstanbul 1989) İstanbul 1999, s. 231-233.

Haluk İpekten, Eski Türk Edebiyatı, İstanbul 1994, s. 33-36.

Ali Yılmaz, Kanuni Sultan Süleyman’a Yazılan Kasideler, Ankara 1996, s. 48-57.

W. G. Andrews, “Speaking of Power: The Ottoman Kaside”, Qasida Poetry in Islamic Asia and Africa (ed. S. Sperl – Ch. Shackle), Leiden 1996, I, 281-300.

a.mlf. – Mehmet Kalpaklı, “Across Chasms of Change: The Kaside in Late Ottoman and Republican Times”, a.e., I, 301-325.

Mehmed Çavuşoğlu, “Kaside”, , LII/415-417 (1986), s. 17-27.

Mine Mengi, “Kaside Nesiplerindeki Hasbihâller Üzerine”, Bir, sy. 9-10, İstanbul 1998, s. 509-522.

F. Krenkow, “Kasîde”, , VI, 388-389.

a.mlf. – [G. Lecomte], “Ḳaṣīda”, , IV, 713.

Harun Tolasa – Mustafa İsen, “Kaside”, , V, 207-212.

Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2001 yılında İstanbul’da basılan 24. cildinde, 564-566 numaralı sayfalarda yer almıştır.

Müellif:


MÛSİKİ. Cami ve tekke mûsikisinde müştereken kullanılan sözlü dinî formlardan biri olan kaside Allah, Peygamber ve diğer din büyüklerinden, onlara gösterilmesi gereken sevgi ve saygıdan, İslâm dininin başta ibadetler ve ahlâk olmak üzere çeşitli yönleriyle tasavvufî meselelerden söz eden, bazan da dinî-uyarıcı mahiyetteki düşünce ve öğütleri ihtiva eden dinî-tasavvufî şiirlerin bir kişi tarafından saz eşliği olmaksızın okunması demektir. Gazel ve taksim gibi herhangi bir usule değil makam ve makamlara bağlı (geçkili) olmak üzere irticâlî olarak ve o andaki ilhamla bestelenerek icra edilmesine dayanan sözlü-dinî bir Türk mûsikisi formudur. Ağırlıklı konusu Allah ve Hz. Muhammed hakkındaki övgü olan formun güftesi kaside, gazel, mesnevi, murabba, muhammes veya başka bir nazım şekli olabilir. Ancak formun, başlangıçta kaside türünde yazılmış şiirlerin okunması şeklinde ortaya çıktığı için bu ismi aldığı kabul edilmektedir. Bir manzum tür olan kaside ile beyit sayısı ve övgü şiiri olması dışında fazla bir benzerliği yoktur. Zira bir mûsiki formu olan kaside çok çeşitli edebî türlerin mûsikilenmesiyle oluşur ve en fazla on-on beş beyit kadardır. Öte yandan güftenin formu ne olursa olsun muhteva eğer Allah’ın birliğinden ve yüceliğinden bahsediyorsa tevhid, Allah’a yalvarılıyorsa münâcât, Hz. Muhammed’in üstün özelliklerinden söz ediliyorsa na‘t ismini alır ve bu şiirler de kaside olarak okunur. Bunları besteli olan tevhid, münâcât ve na‘t formlarıyla karıştırmamak gerekir.

Sesi güzel, mûsiki bilgisine sahip ve ezberinde yeterli güfte bulunan kasideciler genellikle hâfız ve zâkirler arasından çıkmış olup kasidehan adıyla anılırlar. Kasidehanlık da tıpkı mevlidhanlık, na‘thanlık gibi ayrı bir ihtisas konusudur. Ülkemizde bu konuda şöhret bulmuş kişiler yetişmiştir. Bunlar arasında Enderunlu Hâfız Hüsnü, Hâfız Sâmi, Said Paşa İmamı Hasan Rızâ Efendi, Hâfız Kemal ve yakın zamanda Kâni Karaca özellikle zikredilmelidir.

Eskiden mevlid bahirleri arasında da kaside okunurdu. Bahre başlamadan önce okunan aşır veya tevşîhin ardından mevlidhan bir kaside okuyarak mevlide girerdi. Bilhassa Cumhuriyet’ten sonraki mevlidlerde bahir aralarında olduğu gibi bahrin ortasında da kaside okunduğu dikkati çekmektedir. Mevlid esnasında okunan kasidelerde bahrin konusu ile kaside konusu arasındaki münasebete ve konu birliğine özellikle dikkat edilmelidir.

Kaside okumak için önce güftenin anlamına uygun bir makam seçmek gerekir. Bunun yanında ilâhî ve zühdî duyguları uyaracak, iddiasız, temiz ve asil nağmelerin dinî mûsikiye yaraşacak ciddi bir üslûp ve tavırla kullanılması ve din dışı mûsikinin etkisinde kalınmaması başta gelen şartlardır.

Kasidehan, bu irticâlî icra sırasında uygun olan yerlerde din dışı mûsikideki sözlü terennümler gibi asıl güftede yer almayan “aman yâ Hazret-i Allah”, “meded yâ rabbe’l-âlemîn”, “meded yâ Kerîm Allah”, “meded yâ nebiyyallah”, “şefâat yâ Resûlellah”, “aman yâ gül-i gülzâr-ı Muhammed” gibi cümleleri güftedeki mâna ilişkisini gözeterek ilâve edebilir.

Bir çeşit dinî gazel denilebilecek olan kaside için kesin bir beyit sayısı şart olmadığından şiirin tamamı veya bir kısmı terennüm edilebilir. Kullanılan güftenin durumuna göre kaside de gazeldeki gibi zemin, zaman, miyan ve karar bölümlerini ihtiva eder. Bu bölümlerde okunacak mısra veya beyit sayısını şiirin uzunluğuna göre kasidehan bizzat tayin eder. Yine güftenin uzunluk veya kısalığına göre kaside bir makamda okunabileceği gibi birçok makama geçkiler yapılarak da icra edilir. Daha çok tiz makamlar ya da makam ve makamların tiz akortla okunması tercih edildiğinden şed yoluyla yapılan geçkiler de önem kazanır.

Kaside okurken dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da üslûp ve tavır meselesidir. Usule bağlı olmayan, serbest ve irticâlî bir form olan kasidenin üslûbu yine usulsüz, serbest ve irticâlî dinî birer form olan kıraat, mevlid gibi formların üslûbuyla karıştırılmamalıdır. Bunların her birinin ayrı üslûp ve tavır özellikleri vardır ki bu da çok dinlemek ve erbabından takip veya meşketmek suretiyle öğrenilebilir. Din dışı mûsikiden ve özellikle aralarındaki benzerlik dolayısıyla gazelden etkilenerek gazel okur gibi kaside okumak, ses ve hüner gösterilerine kalkışmak, dinî mûsikinin her şubesinde esas olan tabiilik, samimiyet, huşû, huzû ve vecde aykırı düşecek icralar yapmak bu konuda hiç uygun görülmeyecek durumlardır.


BİBLİYOGRAFYA

Ali Rıza Sağman, Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar, İstanbul 1951, s. 49.

Vural Sözer, Müzik ve Müzisyenler Ansiklopedisi, İstanbul 1964, s. 213.

, I, 433-434.

Maddenin bu bölümü TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2001 yılında İstanbul’da basılan 24. cildinde, 566 numaralı sayfada yer almıştır.