SAHÂBE

Hz. Peygamber’in sohbetine katılanlar anlamında bir terim.

Müellif:

Sözlükte “bir kişiyle birlikte bulunmak, onunla dost ve arkadaş olmak” anlamındaki sohbet kökünden türeyen sahâbe sâhibin çoğuludur. Sahâbe ile birlikte ashâb da sıkça kullanılmaktadır. Bunun tekili sahâbîdir. Sâhip ve ashap kelimeleri lugat mânalarıyla Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette geçmekte, Hz. Peygamber’in hicretinden söz edilirken onun arkadaşı Hz. Ebû Bekir’e (li-sâhibihî), “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” dediği belirtilmektedir (et-Tevbe 9/40). Hz. Mûsâ ile birlikte Mısır’dan yola çıkan İsrâiloğulları’ndan da “ashâbü Mûsâ” diye söz edilmektedir (eş-Şuarâ 26/61). Sahâbî, sahâbe ve ashap kelimeleri İslâmiyet’le birlikte, Resûl-i Ekrem’i görüp ona inanan kimseler için kullanılmaya başlanmıştır. Resûl-i Ekrem de onlardan bahsederken “Ashabımdan hiçbirini çekiştirmeyin” buyurmuş ve (Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 221, 222) “sahâbenin hayırlıları” (Müsned, I, 294) gibi ifadeler kullanmıştır. Sahâbe ve tâbiîn döneminde “sâhibü’n-nebî, ashâbü’n-nebî, ashâbü Resûlillâh, ashâbü Muhammed” gibi tamlamalara sık sık rastlanması kelimenin çok erken bir dönemde terim anlamı kazandığını göstermektedir.

İlk dönemlerden itibaren birçok âlim tarafından sahâbenin çeşitli tanımları yapılmışsa da bunların bir kısmı pek çok sahâbîyi dışarıda bırakacak kadar dar, bir kısmı sahâbî olmayanları da kapsayacak kadar geniş tutulduğu için tenkit edilmiştir. Sahâbeyi ilk tarif edenlerden Saîd b. Müseyyeb’in, “Hz. Peygamber ile bir veya iki sene arkadaşlık yapan yahut onunla bir veya iki gazveye katılan kimse sahâbî sayılır” dediği rivayet edilmişse de (Hatîb el-Bağdâdî, s. 68-69) bu rivayet zayıf görülmüş (Süyûtî, II, 211-212), ayrıca Resûl-i Ekrem ile görüşüp müslüman olduğu halde uzun zaman yanında kalmayan ve onunla birlikte savaşa katılmayan binlerce sahâbîyi kapsam dışı bıraktığı için benimsenmemiştir. Sahâbî kabul edilmek için bulûğa ermiş olmayı şart koşan Vâkıdî’nin tarifi (Hatîb el-Bağdâdî, s. 69), Resûlullah’ı bulûğ çağından önce gören ve ondan rivayette bulunan iki torunu Hasan ve Hüseyin ile Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Zübeyr gibi genç sahâbîleri tarifin dışında bıraktığı, Hz. Peygamber’i görmek yanında ondan bir veya iki hadis rivayet etme şartı ise (Ahmed Muhammed Şâkir, s. 180), hadis rivayet etmeyen binlerce sahâbîyi kapsamadığı için reddedilmiştir. Ali b. Medînî, Ahmed b. Hanbel ve Buhârî tarafından yapılan ve iman edip çok kısa bir süre de olsa Resûl-i Ekrem’i görenlerin sahâbî sayıldığını vurgulayan tanımlar (Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 1; İbnü’l-Cevzî, s. 101; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî, VII, 5) görmeyi şart olarak ileri sürmekle âmâları dışarıda bıraktığı, İslâm üzere ölme şartını zikretmeyerek Resûlullah ile görüştükten sonra irtidad edenleri de kapsadığı gerekçeleriyle yeterli bulunmamıştır. Usûl-i fıkıh âlimlerinin sahâbe tariflerinde ise Hz. Peygamber’le altı ay veya daha fazla birlikte bulunmak, ilim öğrenmek maksadıyla yanına çokça gidip gelmek ve kendisinden hadis rivayet etmiş olmak gibi şartlar aranmaktadır. Bir kısmı üzerinde bizzat usulcülerin ihtilâf ettiği bu şartlar hadis âlimleri tarafından eleştirilmiş ve altı aydan az bir zaman Resûlullah’ın yanında bulunanlarla ilim öğrenmek amacıyla gelmeyip sadece iman ederek geri dönenleri sahâbî olarak değerlendirme imkânı vermediği ve hadis rivayet etmeyen binlerce sahâbîyi dışarıda bıraktığı için kabul görmemiştir (usul âlimlerinin sahâbe tanımları ve eleştiriler için bk. İyâde Eyyûb el-Kübeysî, s. 62-66).

Hadis âlimlerinin sahâbe tarifi daha kapsamlıdır. İbn Hacer el-Askalânî sahâbîyi “Hz. Peygamber’e mümin olarak erişen ve müslüman olarak ölen kimse” şeklinde tarif etmiştir (el-İṣâbe, I, 6). Daha sonra cumhurun görüşü olarak benimsenen bu tarif ışığında muhaddislerin sahâbe anlayışı şöylece özetlenebilir: Sahâbî olmak için Resûl-i Ekrem’i uyanık iken bir an bile görmek yeterlidir. Kendisiyle uzun zaman beraber olmak, yolculuk etmek veya gazâya gitmek ya da kendisinden hadis rivayet etmek şart değildir. Abdullah b. Ümmü Mektûm gibi âmâ olduğu için Hz. Peygamber’i göremeyen, ancak ona mülâki olup sohbet edenlerle Mekke’nin fethi ve Vedâ haccında olduğu gibi kendisiyle doğrudan ilişki kurarak sohbet etme imkânı bulamayan, fakat Resûlullah’ın kendilerini gördüğü kimseler de sahâbîdir. Resûlullah ile görüşüp sohbet eden bir sahâbînin müslüman olarak ölmesi de şarttır. Müslüman olmadan önce Hz. Peygamber’i görmekle beraber onun vefatından sonra İslâmiyet’i kabul eden kimselerle Resûlullah’ın huzurunda müslüman olduktan sonra irtidad eden ve bu hal üzere ölen kimseler sahâbî kabul edilmez. Hanîf dinine mensup olup Resûl-i Ekrem’i peygamberliğinden önce gören ve o dönemde vefat eden Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi Câhiliye devri muvahhidleri -farklı görüşler bulunmakla birlikte- sahâbî sayılmaz. Câhiliye ve İslâm dönemini yaşayıp Hz. Peygamber hayatta iken müslüman olan, ancak onu görmeyen Selmân b. Rebîa el-Bâhilî, Ebû Osman en-Nehdî ve Ebû Recâ el-Utâridî gibi muhadramlar sahâbî değil tâbiîdir. Sahâbî sayılmak için bulûğ çağına erişmek şart olmayıp temyiz kudretine sahip olmak yeterlidir. Kendilerini Resûlullah’ın gördüğü, yüzlerini okşadığı, ağızlarına bir şey verip yedirdiği ve kendilerine hayır dua ettiği küçük çocuklar temyiz çağına erdikten sonra onu yeniden görmemişlerse Yahyâ b. Maîn, Ebû Zür‘a er-Râzî, Ebû Hâtim er-Râzî ve Ebû Dâvûd gibi muhaddislere göre sahâbî sayılmazlar. Hz. Peygamber’i rüyada görmekle de sahâbî olunmaz.

Önemi. Sahâbe nesli Resûl-i Ekrem’e gösterdiği bağlılık ve teslimiyet, ona verdiği destek, hem hayatında hem vefatından sonra İslâm’ın yayılması ve doğru anlaşılması için yaptığı olağan üstü çalışmalar sebebiyle dinde önemli bir yere sahiptir. Aslında sahâbe nesli fert olarak diğer insanlardan farklı bir üstünlüğe sahip olmadığı gibi mâsum ve günahsız da değildir. Ancak onların büyük bir kısmı, daha önce yaşadığı şirk hayatından nâzil olan âyetlerin direktifi ve Hz. Peygamber’in eğitimi sayesinde kurtularak yepyeni bir hayata kavuşmuş, bizzat Resûlullah’tan öğrendikleri İslâm’ı güzel bir şekilde yaşamak suretiyle kendilerinden sonra gelen ümmete birer örnek olmuştur. Bundan dolayı Resûl-i Ekrem ümmetin onları örnek almasını tavsiye etmiş ve sahâbe çizgisini getirdiği dinin ve kurduğu sistemin devamı olarak göstermiştir (Tirmizî, “Îmân”, 18). Ashabın İslâm’ı yayma ve Resûlullah’ı koruma uğrunda yaptığı fedakârlıklar kendilerinden sonra gelen nesilleri imrendirecek ve hayrette bırakacak niteliktedir. İslâmiyet onların bu davranışları sayesinde kök salıp yayılmış ve sonraki nesillere ulaşmıştır. Sahâbîlerin Hz. Peygamber’i kendilerinden sonra gelen nesillere tanıtmada önemli rol üstlendikleri bilinmektedir. Resûl-i Ekrem ve onun şahsiyeti hakkında bilinenler sahâbenin naklettiği tesbitlerden ibarettir. Eğer sahâbîler olmasaydı bugün Kur’ân-ı Kerîm dışında Hz. Peygamber ve İslâm’la ilgili güvenilir bilgi bulunmayacaktı. Kur’ân-ı Kerîm’in sûre ve âyetlerinin iniş sebepleri, hadislerin vürûd sebebi, Kur’an hükümlerinin pratik hayata tatbiki ve açıklanması ile Resûl-i Ekrem’in peygamberliği süresince yaptığı icraat ashabın nakilleri sayesinde bilinmektedir.

Fazileti. Kur’ân-ı Kerîm’in “insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet” diye tanıttığı sahâbîler (Âl-i İmrân 3/110) ümmet içinde en değerli ve faziletli nesil kabul edilmektedir. Bu değer ve fazileti, taşıdıkları güçlü iman ve örnek davranışları sayesinde elde etmişlerdir. Onlar, İslâm’a girdikleri ilk andan itibaren güçlü bir imanla kabul ettikleri yeni dinin gereklerini tam bir teslimiyetle yerine getirmişlerdir. Bu yeni dine girmeye ve onu yaşamaya zorlanmadıkları halde onların büyük bir kısmı ömrünü Resûlullah’ın yanında geçirmiş, onunla savaşlara katılmış ve İslâm’ın yayılması için gayret göstermiştir. Bu süreçte İslâm karşıtları tarafından tehdit ve işkencelerle, hatta ölümle karşılaşan, yurtlarını, mallarını, eşlerini ve çocuklarını terkedip başka yerlere hicret etmek zorunda kalanlar olmuş, ancak inançlarından, Allah’a ve resulüne olan bağlılıklarından tâviz vermemişlerdir. Cenâb-ı Hak ashabı Kur’an’da övmüş ve mutedil bir ümmet olduklarını (el-Bakara 2/143), Allah ve resulüne iman edip tam teslimiyet gösterdiklerini ve büyük ecir kazandıklarını (Âl-i İmrân 3/172, 173), Allah’ın kendilerinden, kendilerinin de Allah’tan razı olduğunu ve ebedî kalacakları cennetin onlar için hazırlandığını (et-Tevbe 9/100) bildirmiş; Allah’a ve resulüne yardım eden sâdık müminler olduklarını (el-Haşr 59/8), ihtiyaç içinde bulunmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih ettiklerini ve kurtuluşu hak ettiklerini (el-Haşr 59/9), gerçek müminler olarak bağışlanacaklarını ve âhirette cömertçe rızıklandırılacaklarını (el-Enfâl 8/74) haber vermiştir. Hz. Peygamber de fedakârlıklarını birlikte yaşayarak gördüğü ashaptan bahsederken onları “insanlık tarihinin en hayırlı nesli” (Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 1; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 211, 212), “ümmetin en hayırlıları” (Müsned, V, 350), “cehennem ateşinin yakmayacağı kimseler” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 57), “cennetlikler” (Müttakī el-Hindî, XI, 539) diye tanıtmış, ayrıca ümmetin onlara ikramda bulunmasını (Tayâlisî, s. 7), iyilik etmesini (Müsned, I, 26) ve kendilerini çekiştirmemesini (Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 4; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 221, 222) istemiştir (ayrıca bk. FEZÂİLÜ’s-SAHÂBE).

Tanıma Yolları. Sahâbî olmadıkları halde böyle bir iddiada bulunanları belirlemek ve sahâbîliğin suistimal edilmesini önlemek için hadis âlimleri sahâbeyi tanıma konusu üzerinde hassasiyetle durmuşlar ve belirledikleri yollardan biriyle sahâbî olduğu anlaşılanları bu nesilden kabul etmişlerdir. 1. Tevâtür yolu. Hulefâ-yi Râşidîn ile aşere-i mübeşşerenin sahâbî olduğu bu yolla bilinmektedir. 2. Şöhret yolu. Tevâtür derecesine ulaşmamakla birlikte Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer ve Ebû Saîd el-Hudrî bu yolla tanınan sahâbîlerdendir. 3. Şehâdet yolu. Bir sahâbî veya güvenilir bir tâbiînin bir kimsenin sahâbîliği hakkında şahitlik etmesidir. Bu yolla tanınan sahâbîlere örnek Humeme ed-Devsî’dir. Humeme, Hz. Ömer devrinde İsfahan fethedilirken vefat etmiş, vefatı sırasında orada bulunan Ebû Mûsâ el-Eş‘arî onun şehid olarak öleceğine dair Hz. Peygamber’den duyduğu bir hadisi nakletmiş, böylece kendisinin hem sahâbî olduğu ortaya çıkmış hem de şehid olarak vefat ettiği anlaşılmıştır. 4. İkrar yolu. Adâletiyle tanınan bir kimsenin sahâbî olduğunu ikrar etmesi ve en geç 110 (728) yılında vefat etmiş olmasıdır. Zira 11 (632) yılında vefat eden Resûl-i Ekrem vefatından kısa bir süre önce, “Yüz sene sonra bugün hayatta olanlardan hiç kimse sağ kalmayacak” demiştir (Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 217). Dolayısıyla bu tarihten sonra sahâbî olduğunu iddia eden Serbâtek el-Hindî, Ca‘fer b. Nestûr ve Reten b. Nasr gibi kişilerin iddiaları kabul görmemiştir. Bir kişinin sahâbî olup olmadığının belirlenmesine yarayan başka hususlar da vardır. Hz. Peygamber devrinde bir ordunun başına kumandan tayin edilmek, Hulefâ-yi Râşidîn döneminde ridde savaşları veya fetih ordularında üst seviyede görevlere getirilmek, Resûl-i Ekrem devrinde doğmuş olmak, Mekke ve Tâif’in fethiyle Vedâ haccı sırasında buralarda bulunmak, Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinden birine mensup olmak bunlardan birkaçıdır.

Tabakaları. İlk dönemlerden itibaren hadis âlimleri sahâbîleri ayrı bir nesil olarak değerlendirmiş ve onları müstakil eserlerde ele almışlardır. Halîfe b. Hayyât, eṭ-Ṭabaḳāt’ında kişileri yerleşim esasına göre tanıtırken önce her bölgede yaşayan sahâbîleri zikreder. İbn Hibbân da es̱-S̱iḳāt’ında sahâbî râvileri ayrı bir tabaka kabul eder. Hz. Peygamber’e ulaşma şerefine ermekle birlikte sahâbîler fazilet yönünden aynı derecede görülmemiştir. Onların bir kısmı İslâmiyet’in ilk günlerinde iman etmiş ve hayatını Resûlullah ile geçirmiş, bir kısmı da onunla çok az görüşme imkânı bulmuştur. Aralarında inancı uğruna işkence gören, Resûl-i Ekrem ile savaşlara katılan, İslâm için malını harcayan, yerini yurdunu terketmek zorunda kalan ve hatta şehid edilenler vardır. Bu hususları göz önüne alan hadis âlimleri sahâbeyi tabakalara ayırmış, genellikle İslâm’a giriş önceliği esas alınan bu ayırımlar arasında Hâkim en-Nîsâbûrî’nin on ikili tasnifi daha çok kabul görmüştür. 1. Mekke’de erken dönemde müslüman olanlar; bunların başında Hulefâ-yi Râşidîn gelmektedir. 2. Dârünnedve mensupları; bunlar Dârünnedve’de müslüman olan Ömer ile birlikte Hz. Peygamber’e biat edenlerdir. 3. Habeşistan’a hicret edenler. 4. Birinci Akabe Biatı’na katılanlar. 5. İkinci Akabe Biatı’na katılanlar. 6. Mekke’den Medine’ye göç eden ilk muhacirler. 7. Bedir Gazvesi’ne katılanlar. 8. Bedir Gazvesi ile Hudeybiye Antlaşması arasında hicret edenler. 9. Bey‘atürrıdvân’a katılanlar. 10. Hudeybiye Antlaşması ile Mekke’nin fethi arasında hicret edenler. 11. Mekke’nin fethi günü müslüman olanlar. 12. Mekke’nin fethi ve Vedâ haccı sırasında Hz. Peygamber’i gören çocuklar (Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱, s. 22-24). Sahâbeyi beş tabakaya ayıran âlimler olduğu gibi tabaka sayısını on yediye çıkaranlar da vardır (Ahmed b. Abdullah el-Bâtilî, s. 61-64).

Sayısı. Sahâbenin sayısı hakkında kaynaklarda kesin bilgi bulunmamaktadır. Zira sahâbîler Arap yarımadasında muhtelif kabilelerin arasına dağılmış, bir kısmı yerleşik, bir kısmı göçebe olarak yaşamış, bir kısmı da yarımada dışından Medine’ye gelip Hz. Peygamber’le görüştükten sonra geri dönmüştür. Medine döneminde Resûlullah’ın emriyle bir nüfus sayımının yapıldığı bilinmekteyse de bunun ne zaman gerçekleştiği konusunda kesin bilgi bulunmadığı gibi sayım sonunda elde edilen rakamlar da 500, 600-700 arası ve 1500 gibi farklı rakamlarla nakledilmiştir. 8 (630) yılında Mekke’yi fetheden orduda 10.000 sahâbînin bulunduğu rivayet edilmektedir. İmam Şâfiî, Hz. Peygamber’i gören ve ondan rivayette bulunan sahâbe sayısının 60.000 civarında olduğunu, Ebû Zür‘a er-Râzî, Resûl-i Ekrem’le birlikte Tebük Gazvesi’ne 70.000, Vedâ haccına 114.000 kişinin katıldığını, Ebû Mûsâ el-Medînî ise Hz. Peygamber vefat ettiğinde onu gören ve kendisinden hadis rivayet eden sahâbe sayısının 100.000’den çok olduğunu belirtmektedir. Bu konuda daha gerçekçi bilgilere ulaşabilmek için sahâbîlerin biyografilerine dair eserlerdeki rakamları esas almak gerekir. Bu alandaki eserlerin en kapsamlısı İbn Hacer el-Askalânî’nin el-İṣâbe fî temyîzi’ṣ-ṣaḥâbe’si olup bir sayıma göre burada 12.304 isim yer almaktadır. Ancak eserde geçen mükerrerler, muhadramlar ve yanlışlıkla sahâbî diye zikredilenler çıkarıldığı takdirde adı bilinen sahâbe sayısı 10.000’i geçmez.

Sahâbe Grupları. İlk İman Eden Sahâbîler. Fazilet açısından önem taşıması sebebiyle hadis âlimleri Hz. Peygamber’e ilk iman eden sahâbînin kim olduğu üzerinde önemle durmuş ve bu konuda dört farklı görüş ortaya çıkmıştır. Hassân b. Sâbit, Abdullah b. Abbas, Nehaî ve Şa‘bî’ye göre ilk müslüman olan kişi Ebû Bekir; Ebû Zer el-Gıfârî, Mikdâd b. Esved, Selmân-ı Fârisî ve başkalarına göre Ali b. Ebû Tâlib; Katâde b. Diâme, İbn Şihâb ez-Zührî ve İbn İshak’tan nakledilen rivayetlere göre Hatice; Zührî’nin bir başka nakline göre ise Hz. Peygamber’in âzatlısı Zeyd b. Hârise’dir (Irâkī, s. 357-359). Hâkim en-Nîsâbûrî, ilk iman edenin Hz. Ali olduğu konusunda tarihçilerin ittifakı bulunduğunu söylemekteyse de (Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱, s. 22-23) İbnü’s-Salâh bu iddianın kabul görmediğini belirtmektedir (ʿUlûmü’l-ḥadîs̱, s. 299-300). Öte yandan Hz. Hatice’nin ilk müslüman olduğuna dair ittifak bulunduğunu ileri sürenler de vardır. İbnü’s-Salâh bu konuyu çözüme kavuşturabilmek için erkeklerden Ebû Bekir’in, çocuklardan Ali b. Ebû Tâlib’in, kadınlardan Hatice’nin, âzatlılardan Zeyd b. Hârise’nin ve kölelerden Bilâl-i Habeşî’nin ilk müslüman olduğunu kabul etmenin en isabetli yol olacağını belirtmektedir (a.g.e., s. 300).

En Üstün Sahâbîler. Sahâbenin fazilet bakımından en üstünlerinin kimler olduğu da araştırılmış ve İslâm’da öncelik, hizmette üstünlük, Resûl-i Ekrem’e yakınlık gibi ölçüler göz önüne alınarak tercihler yapılmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerine göre en faziletli sahâbî Hz. Ebû Bekir’dir. İmam Şâfiî sahâbe ve tâbiînin, Endülüslü âlim Ahmed b. Ömer el-Kurtubî ise ümmetin selef ve halefinin bu konuda icmâ ettiğini söylemiştir (Irâkī, s. 354). Hz. Ebû Bekir’den sonra en üstün sahâbînin Hz. Ömer olduğunda ihtilâf yoktur. En üstün üçüncü kişi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüş, kimi bunun Hz. Osman, kimi de Hz. Ali olduğunu ifade etmiştir. Hilâfetteki sıralamayı esas alan görüş çoğunluk tarafından benimsenmekle birlikte Şîa, Hz. Peygamber’den sonra en üstün kişinin Hz. Ali olduğunu kabul etmiştir. Kadın sahâbîler arasında en faziletlilerin kimler olduğu konusunda Hz. Hatice, Fâtıma ve Âişe arasında farklı sıralamalar yapılmıştır (İyâde Eyyûb el-Kübeysî, s. 245-251). Abdülkāhir el-Bağdâdî, sahâbe içinde bulunan bazı grupları üstünlüklerine göre sıralarken en üstün grubun Hulefâ-yi Râşidîn ve aşere-i mübeşşerenin diğer altı şahsiyeti olduğunu belirtmiş, ardından sırasıyla Ehl-i Bedir’i, Uhud mücahidlerini ve Bey‘atürrıdvân’a katılanları zikretmiş, bu sıralamada Ehl-i sünnet âlimlerinin icmâı bulunduğunu söylemiştir (Uṣûlü’d-dîn, s. 304). Resûl-i Ekrem’in hanımlarının diğer sahâbe gruplarına göre üstün sayıldığını söyleyen İbn Hazm’ın görüşü kabul görmemiştir. Sahâbenin hepsinin faziletli olduğunu öne sürüp aralarında üstünlük sıralaması yapmayanlar da vardır.

Fetva Veren Sahâbîler. Sahâbe arasında fıkıhta derinleşen, müctehid seviyesine ulaşan ve fetva vermekle tanınan pek çok kişi mevcuttur. Bunlar sahip oldukları bilgiler ve fetvalarının sayısı bakımından aynı seviyede olmayıp Hz. Peygamber’in yanında bulunma sürelerine, ilme önem verme durumlarına ve kavrayış yeteneklerine göre farklılık gösterir. İbn Hazm, fetva verdikleri bilinen ve fetvaları kaynaklarda yer alan erkek ve kadın sahâbe sayısını 162 olarak tesbit etmiş ve 142’sinin erkek, yirmisinin kadın olduğunu belirtmiştir (Aṣḥâbü’l-fütyâ, s. 323). Bunlar arasında Hz. Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Hz. Ali, Zeyd b. Sâbit, Hz. Âişe, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer en çok fetva veren yedi kişi olup her birinin fetvaları kalın bir cilt oluşturacak kadar çoktur. Bu yedi kişiden sonra aralarında Hz. Ebû Bekir, Muâz b. Cebel, Ebû Hüreyre, Abdullah b. Amr b. Âs, Câbir b. Abdullah ve Enes b. Mâlik’in yer aldığı on üç kişilik bir sahâbe grubu gelir ki her birinin verdiği fetvalar ancak küçük bir cüz oluşturur. Geri kalan sahâbîler ise bir veya birkaç konuda fetva vermiş kimseler olup hepsinin fetvalarının toplamı küçük bir cüz oluşturacak kadardır.

Râvi Olan Sahâbîler. Bütün sahâbîler Hz. Peygamber’den hadis rivayet etmemiş, rivayet edenler de farklı sayıda hadis nakletmiştir. Bunun sebebi sahâbînin hâfızasının kuvvetli veya zayıf olması, Resûl-i Ekrem’in yanında az veya çok kalması, ilim yerine cihada önem vermesi, kendini idarî işlere ve ibadete hasretmesi, hata etme endişesiyle hadis rivayetinden kaçınması ve ömrünün kısa olması gibi sebeplere dayanmaktadır. Râvi olan sahâbîler ve rivayetleri konusunda farklı rakamlar verilmiştir. Hâkim en-Nîsâbûrî bunların sayısının 4000 olduğunu söylemişse de Zehebî bu rakamı çok yüksek bulmuş ve sayılarının 1500 civarında olduğunu belirtmiştir (Tecrîdü esmâʾi’ṣ-ṣaḥâbe, I, s. c). Bununla birlikte yapılan tesbit çalışmalarında bu rakama da ulaşılamadığı görülmektedir. En hacimli müsned kabul edilen Bakī b. Mahled’in el-Müsnedü’l-kebîr’inin günümüze ulaşan mukaddimesindeki sayıma göre eserde 1013 sahâbînin rivayeti yer almıştır. İbn Hazm da Esmâʾü’ṣ-ṣaḥâbeti’r-ruvât adlı eserinde 1018 isim zikreder. İbn Asâkir’in tesbitine göre Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde 1022 sahâbînin rivayeti yer almaktadır. Rivayet ettikleri hadis sayısına göre sahâbîler “müksirûn” ve “mukıllûn” diye ikiye ayrılmış, 1000’den çok hadis rivayet edenlere müksirûn denilmiştir. Yedi kişi olan müksirûndan Ebû Hüreyre mükerrerleriyle birlikte 5374, Abdullah b. Ömer 2630, Enes b. Mâlik 2286, Hz. Âişe 2210, Abdullah b. Abbas 1660, Câbir b. Abdullah 1540, Ebû Saîd el-Hudrî 1170 hadis rivayet etmiştir. Bakī b. Mahled’e göre mukıllûndan on kişinin 200-1000, yirmi bir kişinin 100-200, doksan bir kişinin 20-100 arasında rivayeti bulunmaktadır. Rivayeti yirmiden az olanların içinde iki kişi on dokuz, altı kişi on sekiz, üç kişi on yedi, üç kişi on altı, dört kişi on beş, on bir kişi on dört, yedi kişi on üç, dokuz kişi on iki, dokuz kişi on bir, on dört kişi on, on iki kişi dokuz, on sekiz kişi sekiz, yirmi sekiz kişi yedi, yirmi yedi kişi altı, yirmi sekiz kişi beş, elli üç kişi dört, yetmiş iki kişi üç, 120 kişi iki ve 458 kişi bir hadis nakletmiştir (Ekrem Ziyâ el-Ömerî, s. 23-24).

Yerleştikleri Bölgelere Göre Sahâbîler. Hz. Peygamber’in vefatından sonra başlayan halifeler devrinde fetihlere hız verilmiş, sahâbeden oluşan veya sahâbîlerin öncülük ettiği ordularla Irak, Suriye ve Filistin İslâm topraklarına katılmıştır. 21 (642) yılında Mısır, ardından Kuzey Afrika fethedilmiş ve İslâm toprakları batıda Atlas Okyanusu’na, doğuda Hindistan’a dayanmıştır. Kısa sürede gerçekleşen bu fetihler sırasında sahâbîler önce cihad ederek, ardından ilim öğreterek İslâm’ı yaymak için çeşitli yerlere gitmiş ve bazı merkezlere yerleşmiştir. İslâm dünyasında o gün bilinen en önemli merkezler Medine, Mekke, Kûfe, Basra, Kahire, Dımaşk, Humus ve el-Cezîre gibi şehirlerdi. Sahâbîler tarafından buralarda ilim merkezlerinin kurulması ve hadislerin bunların mârifetiyle yayılmasından dolayı muhaddisler sahâbenin yerleştiği merkezler üzerinde özellikle durmuşlardır. Sahâbenin büyük bir kısmı Medine’de yaşamış, başka yerlerde yaşayan birçok sahâbî de ilim için Medine’ye gitmiştir. Kaynaklarda Cennetü’l-bakī‘a defnedilen sahâbe sayısı on binlerle ifade edilmektedir. Mekke’de ise daha çok hac aylarında pek çok sahâbî bulunuyordu. Kûfe’ye yerleşen sahâbî sayısı 1500 olarak ifade edilmekte ve bunlardan yirmi dördünün Bedir ehlinden olduğu nakledilmektedir. Rivayetlere göre Dımaşk’a 10.000’den fazla, Humus’a 500 sahâbî yerleşmiştir. Mısır’da yaşayan sahâbîler üzerinde duran Süyûtî 300’den fazla sahâbînin buraya yerleştiğini tesbit etmiş; Tâif, Yemen, Yemâme, Bahreyn, Medâin, Merv, Nîşâbur, İsfahan ve Semerkant gibi yerlere daha az sayıda sahâbî gitmiş ve bir kısmı buralarda vefat etmiştir. Bazı sahâbîlerin Hindistan’a, Çin’e ve Endülüs’e ulaştığı belirtilmektedir. Sahâbe döneminde müslümanlar İstanbul’a kadar gitmiş ve şehri üç defa kuşatmıştır. 49 (669), 53-60 (673-680) ve 98-99 (716-717) yıllarında gerçekleşen bu kuşatmalardan ilk ikisine bazı sahâbîler de katılmış ve bir kısmı şehid düşerek buraya defnedilmiştir. İstanbul’da bugün sahâbe kabri olarak ziyaret edilen otuz civarında yer bulunmaktaysa da bunlardan sadece Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Ebû Şeybe el-Hudrî’nin burada şehid olduğu kaynaklarca teyit edilmektedir.

En Son Vefat Eden Sahâbîler. En son vefat eden sahâbî Ebü’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile’dir. Mekke’de öldüğü konusunda ihtilâf bulunmamakla birlikte 100 (718), 102 veya 107 (725) yılında vefat ettiği nakledilmiş, ancak Zehebî bu tarihin 110 (728) olduğunu belirtmiştir (Süyûtî, II, 228-229). Bedir Gazvesi’ne katılan muhacirlerden Sa‘d b. Ebû Vakkās (55/675), Bedir’e iştirak eden ensardan Mâlik b. Rebîa es-Sâidî (60/679 [?]), Bey‘atürrıdvân’da bulunanlardan Abdullah b. Ebû Evfâ (86/705), Akabe Biatı’na katılanlardan Câbir b. Abdullah el-Ensârî (78/697), Resûlullah’a hizmet edenlerden Sefîne (80/699 [?]) en son vefat eden sahâbîlerdir. Şehirlere göre en son vefat edenler ise şunlardır: Mekke’de Ebü’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile, Medine’de Mahmûd b. Rebî‘ (99/717), Basra’da Enes b. Mâlik (93/711-12), Dımaşk’ta Abdullah b. Büsr el-Mâzinî (88/707), Kûfe’de Abdullah b. Ebû Evfâ (86/705), Mısır’da Abdullah b. Hâris b. Cez ez-Zebîdî (86/705), Horasan’da Büreyde b. Husayb el-Eslemî (63/682), Tâif’te Abdullah b. Abbas (68/687-88), Semerkant’ta Fazl b. Abbas (63/683), Afrika’da Rüveyfi‘ b. Sâbit el-Ensârî (56/676), İsfahan’da Nâbiga el-Ca‘dî (65/685 [?]).

Sahte Sahâbîler. Resûl-i Ekrem’in kendisinden 100 yıl sonra o gün hayatta olanlardan hiç kimsenin yaşamayacağına dair sözü (Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 217) sahâbe asrının 110 (728) yılı civarında sona ereceği şeklinde anlaşılmış ve son sahâbî Ebü’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile de bu tarihte vefat etmiştir. Buna rağmen 140 (757) yılından itibaren İslâm dünyasının değişik yerlerinde Hz. Peygamber’i gördüğünü, onunla sohbet ettiğini, savaşlara katıldığını, ondan tavsiye ve emirler aldığını, onun dualarına mazhar olduğunu, bu sebeple yüzyıllar boyu yaşadığını iddia eden sahte sahâbîler türemiştir. Tabakat kitaplarında ismi geçen bu kişilerden bir kısmının sahâbî olabileceğini söyleyenler de bulunduğu için hadis âlimleri bunların durumlarını araştırmış ve yalan söylediklerini ortaya çıkarmıştır. Sayıları onu geçen sahte sahâbîlerden meşhur olanlar Meklebe b. Melkân el-Hârizmî (ö. 140/757 yılı civarında), Serbâtek el-Hindî (ö. 336/947), Ca‘fer b. Nestûr er-Rûmî (ö. 350/961 yılı civarında), Esed et-Türkî (ö. 500/1106 yılı civarında), Kays b. Temîm et-Tâî el-Eşec (ö. 517/1123 yılı civarında), Rebî‘ b. Mahmûd el-Mardinî (ö. 602/1205) ve Reten b. Nasr el-Hindî’dir (ö. 632/1234) (bk. Avcı, II/4 [2004], s. 221-222).

Sahâbenin Adaleti. Hadisleri nakletmeyi üstlenen râvilerin güvenilir yani adâlet sahibi olması gerekir. Sahâbe, hadisleri Resûlullah’tan duyan ve nakleden ilk râvi tabakası olarak incelendiğinde Hz. Peygamber’in davetine gönül rızasıyla icabet eden, ondan öğrendiği Kur’an ve Sünnet’i hayatında yaşayan, bunları başkalarına nakleden ve bunları korurken hiçbir şeyden çekinmeyen bir topluluk şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu özellikleri sebebiyle ashabın Kur’an’da ve hadislerde adalet sahibi olduğuna işaret edilmiştir. “Böylece sizi vasat (dengeli, adaletli) bir ümmet kıldık” âyetinde (el-Bakara 2/143) sahâbenin adaletine vurgu yapılmıştır (İbnü’s-Salâh, s. 295). Nüzûlünde ilk defa ashaba okunmuş olan, “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” meâlindeki âyette (Âl-i İmrân 3/110), sahâbenin adaletine işaret edilmiştir. Bunların dışında birçok âyette Allah Teâlâ’nın kendilerinden razı olduğu, onların da kendisinden razı oldukları vurgulanmıştır (et-Tevbe 9/100). Sahâbenin gerçek mümin olduğunu (el-Enfâl 8/74) ve doğruluğunu (el-Haşr 59/8) ifade eden âyetler de vardır (bu konudaki diğer âyetler için bk. Muhammed el-Arabî b. et-Tebbânî, s. 9-69). Hz. Peygamber de, “Bu ümmetin en hayırlı nesli benim gönderildiğim asırda yaşayanlardır” diyerek (Müsned, V, 357) onları övmüş ve ümmet için fitnelere ve bid‘atlara karşı güven kaynağı ilân etmiştir (Müsned, IV, 399).

Kur’an ve Sünnet’teki bu naslara dayanan muhaddisler ve Ehl-i sünnet âlimleri sahâbenin tamamını âdil kabul etmiş, naklettikleri hadislerin araştırılmadan kabul edilmesi gerektiği görüşüne varmıştır. Bu görüş, dört mezhep imamı Ebû Hanîfe, Mâlik b. Enes, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel ile Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Yahyâ b. Maîn, Ali b. Medînî, Ebû Zür‘a er-Râzî, Ebû Hâtim er-Râzî ve İbn Hibbân gibi muhaddislerin tamamının dahil olduğu cumhurun görüşüdür (M. Mustafa el-A‘zamî, s. 105). İbn Abdülber en-Nemerî, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Gazzâlî, Seyfeddin el-Âmidî, İbnü’s-Salâh, Muvaffakuddin İbn Kudâme, Zeynüddin el-Irâkī, İbn Hacer el-Askalânî ve Şevkânî sahâbenin hepsinin âdil olduğu konusunda ümmetin icmâı bulunduğunu söylemiştir (Ahmed b. Abdullah el-Bâtilî, s. 67).

Ancak Ehl-i sünnet dışındaki bazı fırkalar ve bazı kişiler bu konuda farklı görüş belirtmektedir. Bu fırka ve şahıslardan bir kısmı bazı sahâbîleri tekfir edecek kadar ileri gitmiş, Şîa, Havâric ve Mu‘tezile’nin bazı mensupları sahâbenin çoğunu fâsık saymıştır. Adalet konusunda sahâbe ile başkaları arasında bir fark bulunmadığını iddia ederek cerh ve ta‘dîl kurallarının onlara da uygulanması gerektiğini söyleyenler de vardır (Âşık, s. 268 vd.). Bütün sahâbenin âdil kabul edilmesine karşı çıkan bu görüş sahipleri sahâbe arasında münafıkların, fâsık sayılacak derecede büyük günah işleyenlerin ve yanlış rivayet edenlerin bulunduğunu öne sürer. Onlara göre sahâbe birbirini “hata etti”, “unuttu”, “yalan söyledi” gibi ifadelerle eleştirdiğine göre kendilerinden sonra gelenler de onları eleştirebilir. Sahâbenin adaleti konusunda delil olarak ileri sürülen âyet ve hadisler ise onların hepsini değil çoğunluğunu kapsar. Hadis âlimleri böyle düşünenlerin iddiaları üzerinde durmuştur. Buna göre sahâbe arasında münafıkların varlığı diğerlerinin adaletini iptal etmez. Zira münafık olduğu bilinenler zaten sahâbî sayılmaz, bilinmeyenlerin ise cerh ve ta‘dîl kurallarıyla münafık olduğunu tesbit etmek mümkün değildir. Çünkü cerh ve ta‘dîlde zâhire göre karar verilir. Sahâbe hakkında cerh ve ta‘dîl kapısının açılması çok daha büyük problemlere zemin hazırlar. Cerh ve ta‘dîl yapacak kişinin, hakkında karar vereceği şahsı ya yakından tanıması veya cerh ve ta‘dîl imamlarının o kimse hakkında yaptıkları değerlendirmelere vâkıf olması gerekir. Cerh ve ta‘dîl ilmi ise sahâbenin adaleti esası üzerine kurulduğu, bu faaliyetin başladığı dönemlerden itibaren sahâbe hep uygulamanın dışında tutulduğu için aradan uzun zaman geçtikten sonra onların kimin tarafından neye göre cerh veya ta‘dîl edileceğini belirlemek, dolayısıyla sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Tamamı âdil kabul edilen sahâbenin bazısında unutkanlık ve yanılma gibi zabt kusurlarının bulunması onlara bir eksiklik getirmez. Esasen yapılan araştırmalar bu tür kusurların çok az olduğunu ortaya koymuştur.

Aralarında fâsık sayılacak derecede büyük günah işleyenlerin bulunduğu iddiasıyla da sahâbenin adaletine eleştiri yöneltmek doğru değildir. Zira sahâbenin adalet sahibi olması hiç günah işlemedikleri ve hata yapmadıkları anlamına gelmez. Buradaki adaletten maksat Resûlullah’tan yalan rivayette bulunmamak, büyük günahlardan kaçınmak, küçük günahlarda ısrar etmemek ve dinî emirleri yerine getirmede dikkatli davranmaktır. Onların arasında günah işleyenler tövbe etmiştir. Tövbe edilen hata ve günah ise âdil olmaya engel değildir. Sahâbenin birbirini tenkidi adaleti zedelemeye değil hataları düzeltmeye yöneliktir. Onlarda görülen ve aşırı olmayan hata ve küçük zabt kusurları sika olmalarına zarar vermez. Sahâbenin birbirine isnat ettiği yalan ifadelerinin kullanıldığı yerlere bakıldığında bunların “hata” anlamında olduğu görülmekte ve Arapça’da “kezebe” fiilinin bu anlamda da kullanıldığı bilinmektedir (Lisânü’l-ʿArab, “kẕb” md.).

Ehl-i sünnet âlimlerinin ve özellikle muhaddislerin bütün sahâbeye cerh kapısını kapalı tutmalarının ve tartışma konusu yapılan bazı sahâbîleri mâsum olmadıkları halde âdil kabul etmelerinin birtakım sebepleri vardır. 1. Hadis âlimleri, sahâbenin cerhine yönelik konuları ve rivayetleri dikkatle araştırmışlar, bunların ya doğruluğu ispat edilmemiş rivayetler veya sonradan tövbe edilerek dönülmüş hatalar ya da bazı meselelerde yanlış yorumlamadan kaynaklanan ictihad hataları olduğunu tesbit etmişlerdir. 2. Sahâbîler mâsum olmadıkları için zaman zaman hata işlemişlerdir. İşledikleri hatalar arasında Hz. Peygamber’in söylemediği bir sözü ona isnat etmek gibi hususlara hiçbir zaman rastlanmamıştır. 3. Muhaddisler, adaleti konusunda söz söylenmesi muhtemel sahâbîlerin rivayetlerini ancak Resûlullah’tan hadis naklettikleri kesinlik kazandıktan sonra kabul etmişler, daha sonra Kur’an ve sahih sünnetin ölçülerine veya haklarında tereddüt bulunmayan diğer sahâbîlerin rivayetlerine uygunluğunu araştırmışlar ve rivayetlerinde kendilerini zan altında bırakacak bir şey bulamamışlardır. Aksine, rivayet ettikleri şeylerin tamamının diğer sahâbîler tarafından da rivayet edildiğini görmüşler, naklettikleri bilgilerin Kur’an’la ve Hz. Peygamber’in başka hadisleriyle desteklendiğini görmüşlerdir. Neticede hadis âlimleri, tereddüt içeren bilgilere ve delillere dayanarak binlerce sahâbîye cerh kapısı açmanın doğru olmayacağı sonucuna varmışlardır (Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî, s. 263).

Hadis Rivayetindeki Yeri. Sahâbe Hz. Peygamber’in hayatında olduğu gibi daha sonraki dönemde hadislerin öğrenilmesi, öğretilmesi ve korunması için büyük çaba harcamış, hadisleri Resûlullah’tan duydukları şekilde rivayet etmeye özen göstermiş, hata yapma endişesiyle çok hadis rivayet etmekten kaçınmış, râvilerin durumunu araştırmak ve hadisi bizzat Resûl-i Ekrem’den duyan bir sahâbîden almak için uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanmış, bu alandaki gayretleri kendilerinden sonra gelen nesillere örnek olmuş ve hadis ilminin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Hadislerin Resûl-i Ekrem’den duyulduğu şekilde lafzıyla rivayet edilmesi konusundaki hassasiyetleriyle tanınan Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer gibi sahâbîlerin anlam bozulmayacak da olsa hadiste kelimelerin yerini değiştirmeyi uygun görmediği bilinmektedir (Hatîb el-Bağdâdî, s. 110). Abdullah b. Mes‘ûd’un hadis rivayet ederken gözlerinin yaşarması, renginin sararması ve vücudunun titremesi de bunu göstermektedir (Hâkim, el-Müstedrek, I, 194). Birçok sahâbî mecbur kalmadıkça hadis rivayetinden kaçındığı için az hadis rivayet etmiştir. Tâbiînden Abdurrahman b. Ebû Leylâ ensardan 120 kişiyle karşılaştığını, bunlardan birine bir mesele sorduğunda kendisini başkalarına havale ettiğini nakletmiş (İbn Sa‘d, VI, 110), Zeyd b. Erkam da hadis rivayet etmesini isteyen birine Resûlullah’tan hadis rivayet etmenin zor bir iş olduğunu söylemiştir (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 3). Ebû Hüreyre ilmi gizleyenleri lânetleyen âyet (el-Bakara 2/159) olmasa kesinlikle hadis rivayet etmeyeceğini belirtmiş (Râmhürmüzî, s. 551), bazı sahâbîler kendileri çok hadis rivayet etmekten kaçındıkları gibi başkalarını da bundan menetmiştir. Hz. Ebû Bekir ve Ömer, hadisle meşgul olanların hataya düşmesi ve Kur’an’ın ihmal edilmesi endişesiyle hadisle daha az meşgul olmaya teşvik etmiş (Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, I, 2-7), Hz. Osman çok hadis rivayet edenleri uyarmış, Hz. Ali ise bazı râvilere yemin ettirmiştir (Tirmizî, “Ṣalât”, 298). Sahâbenin bu konudaki ihtiyatı daha sonra gelen nesilleri de dikkatli davranmaya sevketmiştir.

Sahâbîler, hadislerin muhafazası için gerekli gördüklerinde yemin ettirmekten başka rivayette şahit istemek, rivayetin kaynağını sormak gibi tedbirlere de başvurmuştur. Hz. Ebû Bekir, ninenin mirastan altıda bir hisse alacağına dair bir hadis nakleden Mugīre b. Şu‘be’den şahit istemiş (el-Muvaṭṭaʾ, “Ferâʾiż”, 4), aynı şekilde Hz. Ömer de kapıda içeri girmek için izin istenip de cevap alınamadığında geri dönülmesi gerektiğine dair hadisi rivayet eden Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den şahit getirmesini talep etmiştir (Müslim, “Âdâb”, 34). Hz. Osman ise bir grup sahâbe arasında abdest aldıktan sonra Hz. Peygamber’in de böyle abdest aldığını gördüğünü söylemiş, onların da aynı şeyi görüp görmediklerini sorarak bilgisini teyit etmiştir (Müsned, I, 67-68). Sahâbîler, hadislerin nakli sırasında yapmaları muhtemel bir hatayı Resûl-i Ekrem’e isnat etmemek için rivayetten sonra “kemâ kāle” (Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi), “ev kemâ kāle” (veya onun buyurduğu gibi) tabirlerini kullanmıştır (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 3).

Fırkalar ve Sahâbe. Hz. Osman’ın 35 (656) yılında şehid edilmesinden sonra İslâm dünyasında bölünmeler başlamış ve ortaya çıkan gruplar arasında savaşlar olmuştur. Bunların en önemlileri kabul edilen Cemel ve Sıffîn’e o gün hayatta bulunan bazı sahâbîler de katılmış, karşı cephelerde yer alarak birbiriyle çarpışmış, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvâm ve Ammâr b. Yâsir gibi sahâbîler bu savaşlarda hayatını kaybetmiştir. Sıffîn’de Hz. Ali’ye karşı ayaklanan Hâricîler bir taraftan siyasetle uğraşırken diğer taraftan o gün için önem taşıyan bazı konularda kendilerine has görüşler ortaya atmış ve bir fırka haline gelmiştir. Onların temel görüşlerinden biri olan, Cemel ve Sıffîn savaşlarına katılan sahâbîleri ve büyük günah işleyen müminleri (mürtekib-i kebîre) tekfir etme anlayışı İslâm dünyasında büyük tartışmaların başlamasına yol açmıştır. Bu konu hakkında aynı dönemlerde ortaya çıkan Şîa ve II. (VIII.) yüzyılın başlarında şekillenen Mu‘tezile de farklı yorumlar yapmıştır. Konunun çok tartışılması ve geniş kitlelere mal olmasının temel sebebi, Cemel ve Sıffîn’de bulunan sahâbîlerin küfre girdiği ve amellerinin boşa gittiği şeklindeki iddialardır. Bu hususta görüş belirten fırkalar şunlardır: Selef-i Sâlihîn. Ehl-i sünnet’in teşekkülünden önce muhaddis, müfessir ve fakihlerin öncülüğünü yaptığı, İslâm ümmetinin çoğunluğunu teşkil eden selef-i sâlihînin sahâbe konusundaki görüşü sahâbenin fazileti ve adaleti hakkında yukarıda söylenenlerden ibaret olup bu görüş Cemel ve Sıffîn’de hayatlarını kaybeden sahâbîler hakkında da geçerlidir. Selef-i sâlihîne göre bu sahâbîleri savaşa sevkeden âmil her iki tarafta yer alanların müslümanların hayrını düşünmüş olmasıdır. Onların bu inanç ve ictihadları, rivayet ettikleri hadislerin sıhhatinden şüphe etmeyi gerektirecek bir sonuç doğurmamış, hata etmiş olsalar bile bu hataları imanlarına zarar vermemiştir.

Hâricîler. Hz. Ali’den ayrılan ve, “Hüküm ancak Allah’a aittir” sözü etrafında birleşerek Muhakkime-i Ûlâ adını alan ilk Hâricîler, sonradan birçok konu yanında Cemel ve Sıffîn’de bulunmuş olan sahâbîlerin durumu hakkında da görüş belirtmişlerdir. Bütün Hâricî fırkaların ortak görüşüne göre serbest seçime dayanan Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in hilâfetleri sahihtir. Osman b. Affân’ın hilâfeti sahih olmakla birlikte hilâfetinin ikinci altı yıllık döneminde kendinden önceki halifelerin yolundan ayrıldığı, dine uygun düşmeyen davranışlarda bulunduğu için büyük günah işlemiş ve bu günah üzere ölmüştür. Ali b. Ebû Tâlib’in de Sıffîn Savaşı’nda Muâviye b. Ebû Süfyân tarafından ileri sürülen tahkîm şartını kabul edinceye kadarki hilâfeti sahihtir. Ancak tahkîm fikrini kabul etmekle küfre girmiş ve tövbe etmeden ölmüştür. Muâviye ise başkasının hakkı olan hilâfeti gasp etmesinden dolayı küfre girmiştir (Şehristânî, I, 109-111). Buna göre Hz. Osman’dan uzak durmayanlarla Hz. Ali, Muâviye ve taraftarlarının hepsi küfre girmiştir (Bağdâdî, el-Farḳ, s. 73-74). Hâricîler, kendi görüşlerini ve inançlarını benimsemedikleri için sahâbîler dahil müslümanların çoğunun kâfir olduğu görüşündedir (Hâricîler’in sahâbe hakkındaki görüşlerinin reddi için bk. Gālib b. Ali Avâcî, s. 464-481).

Şîa. Hz. Osman’ın hilâfet yıllarının sonuna doğru teşekkül eden, Hz. Ali döneminde gelişen Şîa birçok kola ayrılmış ve bu kolların sahâbeye dair çok farklı görüşleri ortaya çıkmıştır. Şîa âlimleri, sahâbe hakkında hepsini âdil kabul edenler, sıradan insanlar gibi cerh ve ta‘dîle tâbi tutulmaları gerektiğini söyleyenler ve büyük bir kısmını tekfir edenler olmak üzere üç görüş bulunduğunu, kendilerinin en mutedil olan ikinci görüşü benimsediklerini söylerler. Ancak kaynaklar incelendiğinde farklı bir sonuca varılmaktadır. Zira Şîa’ya göre sahâbe arasında oldukça kalabalık bir münafık ve fâsık grubu vardır. Resûlullah hayatta iken saf ve temiz olan birçok sahâbî sonradan adalet vasfını kaybetmiştir. Gadîr-i Hum günü Hz. Ali’ye biat ettikleri halde Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra bu akidlerine uymayanlar irtidad etmiştir. İrtidad etmeyenler çok az olup bunlar Ehl-i beyt ile Ebû Zer el-Gıfârî, Mikdâd b. Esved, Selmân-ı Fârisî, Ammâr b. Yâsir ve Huzeyfe b. Yemân gibi sahâbîlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri ve muhaddisler, Cenâb-ı Hakk’ın bütün ashaptan razı olduğunu belirten âyetlere dayanarak Şîa’nın bu görüşlerini reddetmiştir (M. Yûsuf en-Necrâmî, s. 120-137).

Mu‘tezile. Mu‘tezile’nin kurucusu kabul edilen Vâsıl b. Atâ, hocası Hasan-ı Basrî ile mürtekib-i kebîrenin durumu hakkında ihtilâfa düşerek onun ders halkasından ayrılmış, Cemel ve Sıffîn savaşlarına katılan iki taraftan birinin fâsık olduğunu iddia etmiştir. Onun bu iddiasına göre ya Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Abdullah b. Abbas, Ammâr b. Yâsir, Ebû Eyyûb el-Ensârî ve beraberindekiler yahut taraftarları ile birlikte Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr fâsık olmakla birlikte fıskın hangisinde olduğunu kestirmek mümkün değildir. Buna göre Ali ve Talha ya da Ali ve Zübeyr bir konuda şahitlik yapacak olsalar ikisinden biri fâsık olduğu için şehâdetleri kabul edilmez (Bağdâdî, el-Farḳ, s. 119-120). Mu‘tezile’nin ikinci adamı olarak bilinen Amr b. Ubeyd ise hangi tarafta olursa olsun Cemel Vak‘ası’na katılan bütün sahâbîlerin fâsık olduğuna hükmetmiş ve hiçbirinin şehâdetini makbul saymamıştır. Vâsıl ve Amr’dan sonra Mu‘tezile kelâmcıları bu konuda ihtilâfa düşmüş; Nazzâm, Muammer b. Abbâd ve Câhiz Vâsıl’ın görüşüne katılırken Havşeb ve Hâşim el-Evkas, kumandanların imanlarını kurtardığını, onlara tâbi olanların ise helâk olduğunu söylemiştir. Nazzâm, Ali b. Ebû Tâlib’in imâmeti konusunda Hz. Peygamber’den gelen bir nas bulunduğunu, ancak Ömer b. Hattâb’ın bunu gizlediğini, Benî Sâide toplantısında Ebû Bekir’e biat etmekle Ali’nin hakkını gasbettiğini, Hudeybiye’de Resûl-i Ekrem’e sorduğu sorularla şüpheye düştüğünü iddia etmiş, Ebû Hüreyre hakkında “insanların en yalancısı” ifadesini kullanarak ondan rivayette bulunan bütün hadisçileri töhmet altında bırakmıştır. Abdullah b. Abbas’ı da yalancılıkla suçlayan Nazzâm, fetvalarında re’y ile hüküm veren bütün sahâbîleri cehalet ve nifak kaynağı diye göstermiş ve ebediyen cehennemde kalacaklarını iddia etmiştir (a.g.e., s. 147; Şehristânî, I, 50-51).

Şarkiyatçılara Göre Sahâbe. XVIII ve XIX. yüzyıllarda İslâm âlemine yönelerek dinî konuları araştırmaya başlayan şarkiyatçılar sünnet ve hadisi değişik yönlerden incelerken sahâbeyi de ele almış, XX. yüzyılda onlarla ilgili müstakil çalışmalar yapmaya başlamıştır. Şarkiyatçılar arasında sahâbe konusu üzerinde yoğunlaşan ilk isimlerden biri Aloys Sprenger’dir. 1842 yılında İngilizler tarafından Hindistan’a gönderilen Sprenger burada çeşitli ilmî faaliyetlerde bulunduktan sonra Delhi’de kurulan Anglo-Oriental College’ın başına getirilmiş, bu dönemde Mevlevî Muhammed Vecîh ve Abdülhak Gulâm Kadîr ile birlikte İbn Hacer el-Askalânî’nin el-İṣâbe fî temyîzi’ṣ-ṣaḥâbe adlı eserini yayıma hazırlamıştır. Sprenger, bu dönemde kaleme aldığı Das Leben und die Lehre des Mohammed adlı eserinde Ebû Hüreyre, Hz. Âişe ve Abdullah b. Abbas gibi çok hadis rivayet eden sahâbîleri eleştirmiş, Ebû Hüreyre’yi dine hizmet etmek maksadıyla hadis uyduran biri olarak tanıtmış, Hz. Âişe’nin bazı rivayetlerinin kendisine ait olduğundan kuşku duyulması gerektiğini söylemiş, Abdullah b. Abbas’ı özellikle Kur’an âyetleriyle ilgili yorumları konusunda eleştirmiştir.

Sprenger’in bu sahâbîlere dair görüşleri Ignaz Goldziher ve Leone Caetani tarafından daha geniş çapta ele alınmıştır. Ebû Hüreyre’yi hadis uyduran ve pek çok uydurma hadisin kendisine isnat edildiği meçhul bir kişi olarak tanıtan Goldziher, Muhammedanische Studien adlı eserinde ve The Encyclopaedia of Islam için kaleme aldığı “Ebû Hüreyre” maddesinde iddialarını ortaya koymuştur (maddenin eleştirisi için bk. Efendioğlu, s. 160-161). Ebû Hüreyre, Hz. Âişe ve Abdullah b. Abbas’ı Sprenger’i kaynak göstererek yeniden ele alan L. Caetani, Annali dell’Islam adlı eserinde Ebû Hüreyre’nin yalancı olduğunu, hadis uydurduğunu, İncil’den alıntılar yaparak bunları Hz. Muhammed’e nisbet ettiğini söylemiş, Hz. Âişe’yi geveze ve makam düşkünü olmakla suçlamış, İbn Abbas’ı da gururlu, şöhret ve paraya düşkün, zevk için hadis uyduran, Hz. Peygamber’e olan yakınlığını menfaat için kullanan, bilgisinin kaynağı yahudi ve hıristiyan âlimleri olan bir kişi diye tanıtmıştır. Hüseyin Cahit (Yalçın) tarafından Türkçe’ye çevrilen bu esere Mustafa Âsım Köksal bir reddiye yazarak iddialara cevap vermiştir (her üç sahâbî hakkındaki iddiaların eleştirisi için bk. a.g.e., s. 161-162, 226-227, 253-265).

Sprenger, Caetani ve Goldziher’in bu konuları gündeme getirdikleri dönemde The Encyclopaedia of Islam için M. Seligsohn tarafından kaleme alınan “Âişe bint Ebû Bekr” ile F. Buhl tarafından telif edilen “Abdullah b. Abbas” maddelerinde de ciddi kaynaklara inilmeden aynı bilgilere yer verilmesi bu konuda bir ön yargının oluştuğu izlenimini vermektedir. Rahip H. Lammens aynı dönemde kaleme aldığı Le Triumvirat, Abou Bakr, Omar et Abou Obaide adlı eserinde Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın Resûl-i Ekrem hayatta iken onun vefatından sonra yönetimi ele geçirmek, ardından hilâfete geçmek üzere bir plan hazırladıklarını söylemiş, Hz. Âişe’nin de bu işe karıştığını iddia etmiştir (eserin eleştirisi için bk. a.g.e., s. 230-238). Onun Etudes sur le règne du calife omaiyade Mo’awiya Ier adlı kitabı da benzer bir anlayışla kaleme alınmıştır.

Çağdaş Müslüman Yazarlara Göre Sahâbe. Şarkiyatçıların sahâbeyi eleştirmesi İslâm dünyasında yankı bulmuş, önemli tartışmaların başlamasına zemin hazırlamıştır. Şarkiyatçıların özellikle sünnet ve sahâbe konusundaki düşüncelerini ilk defa benimseyip yayan kişi Mirza Bakır’dır. Bu kişinin müslüman iken Hıristiyanlığa geçtiği, daha sonra yeniden İslâm’a dönerek kendini müctehid ilân ettiği ve İslâm’da sünnete yer vermediği bilinmektedir. Onun sünnet ve sahâbe konusundaki olumsuz düşünceleri daha sonra Ahmed Emîn, Tâhâ Hüseyin ve Mahmûd Ebû Reyye gibi yazarlar tarafından yaygınlaştırılmıştır.

Mahmûd Ebû Reyye’nin nakline göre Ahmed Emîn’in sahâbenin birbirini eleştirdiği, lânetlediği, tâbiîlerin onların bir kısmı hakkında olumlu düşünmediği, sonradan gelenlerin onları birer rab diye görmeye başladığı şeklinde iddiaları bulunmaktadır (Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 87-88). Ahmed Emîn’in iddialarını Tâhâ Hüseyin tekrarlamış, ashap arasında geçen bazı olaylardan bahsederken tarihle ilgili kaynaklara dayanarak onların birbirine ağır ithamlarda bulunduklarını, birbirini tekfir ettiklerini ve fâsık olarak nitelendirdiklerini ileri sürmüştür (el-Fitnetü’l-kübrâ: ʿOs̱mân, s. 170-173). Mahmûd Ebû Reyye ise sahâbenin birbirini tenkit edip yalanladığını, birbirine güvenmediğini, Şiî Mukbilî’den yaptığı nakle dayanarak hepsini âdil kabul edenlerin gerçeği görmediğini, bir nevi mâsumiyet sayılan adaletin imandan daha önemli kabul edildiğini ve sahâbe arasında münafıklar bulunduğunu ileri sürmüştür (Mahmûd Ebû Reyye, s. 51-88).

İslâmî muhitlerde pek tanınmayan Ebû Reyye, sünneti ve sahâbeyi eleştiren kitaplarını kaleme aldıktan sonra kendisine yazılan reddiyelerle meşhur olmuş, Eḍvâʾ ʿale’s-sünneti’l-Muḥammediyye (Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması) adlı eserinde sahâbeyle ilgili bölümü yazarken verdiği bilgiler için Şîa’dan bazı imamların görüşlerini, şarkiyatçıların eserlerindeki iddiaları, ayrıca tarih kitaplarında yer alan, doğrulukları kanıtlanmamış rivayetleri kullanmıştır. Öte yandan ciddi bazı kaynaklardan naklettiği bilgilere konuyla ilgisi olmayacak şekilde yer vermiş, onların müelliflerini de kendi iddialarına ortak etmeye çalışmıştır. Sünnet ve sahâbe hakkında Ebû Reyye’den pek farklı düşünmeyen Tâhâ Hüseyin’in de onun eserine eleştiri yönelterek sünnet ve sahâbe konusunda kendini fazla zorladığını söylemesi ve buna dair çeşitli örnekler vermesi onun durumunu göstermesi açısından dikkat çekicidir (M. Acâc el-Hatîb, Ebû Hüreyre, s. 323-328). Bu eserin neşrinden kısa bir süre sonra yazılan reddiyeler arasında Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî el-Yemânî’nin el-Envârü’l-kâşife, Muhammed Abdürrezzâk Hamza’nın Ẓulümâtü Ebî Reyye, Muhammed es-Semâhî’nin el-Menhecü’l-ḥadîs̱, Mustafa es-Sibâî’nin es-Sünne ve mekânetühâ fi’t-teşrîʿi’l-İslâmî ve Muhammed Ebû Şehbe’nin Difâʿ ʿani’s-sünne adlı çalışmaları önemlidir (bk. EBÛ REYYE).

Literatür. Hz. Peygamber hayatta iken yapılan nüfus sayımı ve özellikle savaşlara katılanların sayısının tesbiti Hz. Ömer’in divanında büyük ölçüde şekillenmiş, bu divana dayanarak III. (IX.) yüzyılın başlarından itibaren sahâbeyle ilgili rivayetler hadis eserlerinde “fezâilü’s-sahâbe, menâkıbü’s-sahâbe” başlıkları altında veya “tabakātü’s-sahâbe” ve “mu‘cemü’s-sahâbe” adlı müstakil eserlerde toplanmaya başlanmıştır. Bunların içinde sahâbe biyografisine dair eserler daha çok yaygınlık kazanmıştır. Bu türün en meşhurları Tirmizî’nin Tesmiyetü aṣḥâbi Resûlillâh (nşr. Âmir Ahmed Haydar, Beyrut 1410/1990), Ebü’l-Kāsım el-Begavî’nin Muʿcemü’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Ebû Abdurrahman Salâh b. Sâlim el-Musarrâtî, I-III, Medine 1418/1997), İbn Hibbân’ın Târîḫu’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Bûrân ed-Dannâvî, Beyrut 1408/1988), Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Maʿrifetü’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Muhammed Râzî b. Hâc Osman, I-III, Medine-Riyad 1408/1988), İbn Abdülber en-Nemerî’nin el-İstîʿâb fî maʿrifeti’l-aṣḥâb (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, I-IV, Kahire 1955-1960), İzzeddin İbnü’l-Esîr’in Üsdü’l-ġābe fî maʿrifeti’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. İbrâhim el-Bennâ v.dğr., I-VII, Kahire 1390-1393/1970-1973), Zehebî’nin Tecrîdü esmâʾi’ṣ-ṣaḥâbe (I-II, Beyrut, ts. [Dârü’l-ma‘rife]) ve İbn Hacer el-Askalânî’nin bir kısmı mükerrer 12.300’den fazla biyografi ihtiva eden el-İṣâbe fî temyîzi’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, I-VIII, Kahire 1390-1392/1970-1972) adlı eserleridir. Günümüzde Hâlid Muhammed Hâlid Ricâl ḥavle’r-Resûl (Beyrut 1407/1987), Abdülazîz eş-Şinnâvî Ehlü’l-cenne ṣaḥâbetü Resûlillâh (Tanta 1408/1988), Hâlid Abdurrahman el-Ak Ṣuver min ḥayâti ṣaḥâbiyyâti’r-Resûl (Beyrut 1409/1989) ve Mevsûʿatü ʿuẓamâʾ ḥavle’r-Resûl (I-III, Beyrut 1412/1991), Muhammed Saîd Mübeyyaz Mevsûʿatü ḥayâti’ṣ-ṣaḥâbiyyât (İdlîb-Suriye 1410/1990), Abdüssabûr Şâhîn Ṣaḥâbiyyât ḥavle’r-Resûl muhâcirât ve enṣâriyyat râviyât (Kahire 1993), Abdülhamîd b. Abdurrahman es-Sühaybânî Ṣuver min siyeri’ṣ-ṣaḥâbe (Riyad 1418/1998), Abdul Wahid Hamid Companions of the Prophet (I-II, London 1995), Abdülmün‘im el-Hâşimî ʿAṣrü’ṣ-ṣaḥâbe (Dımaşk-Beyrut 1421/2000), Ahmed Halîl Cum‘a Nisâʾ min ʿaṣri’n-nübüvve (Dımaşk-Beyrut 1421/2000), Fu’ad Jabali The Companions of the Prophet (Leiden 2003) adlı eserlerini kaleme almışlardır. Sahâbenin faziletlerine dair eserler “fezâilü’s-sahâbe” adıyla anılmaktadır (bk. FEZÂİLÜ’s-SAHÂBE). Sahâbî olup olmadıkları kesin olarak bilinmeyenler hakkında Radıyyüddin es-Sâgānî Naḳʿatü’ṣ-ṣadyân fî men fî ṣoḥbetihim naẓar mine’ṣ-ṣaḥâbe ve ġayri ẕâlik (nşr. Seyyid Hasan Kisrevî, Beyrut 1410/1990), Moğultay b. Kılıç ise el-İnâbe ilâ maʿrifeti’l-muḫtelefi fîhim mine’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Seyyid İzzet el-Mürsî v.dğr., I-II, Riyad 1420/2000) adıyla birer eser yazmıştır.

Hadis rivayet eden sahâbîleri ve rivayet ettikleri hadis miktarlarını İbn Hazm Esmâʾü’ṣ-ṣaḥâbeti’r-ruvât adlı eserinde tanıtmakta (nşr. Seyyid Hasan Kisrevî, Beyrut 1412/1992; nşr. Mes‘ad b. Abdülhamîd es-Sa‘dânî, Bulak 1990), Kadir Paksoy da “Sahâbenin Sayısı, Hadislerin Sayısı ve Hadis Hâfızlarının Dehaları Hakkında Bazı Tespitler” başlıklı makalesinde (Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, III [Şanlıurfa 1997], s. 228-248) bunun üzerinde durmaktadır. Sahâbenin vefat ettiği yerler hakkında Sâgānî’nin Derrü’s-seḥâbe fî beyâni mevâżiʿi vefeyâti’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Târık et-Tantâvî, Kahire 1992), Süyûtî’nin Derrü’s-seḥâbe fî men deḫale Mıṣr mine’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Hâlid Abdülfettâh Şibl Ebû Süleyman, Beyrut 1417/1997), Mustafa b. Muhammed er-Râfiî’nin ʿUnvânü’n-necâbe fî maʿrifeti men mâte bi’l-Medîneti’l-münevvere mine’ṣ-ṣaḥâbe (Medine 1404/1984; nşr. Abdülhafîz Fergalî v.dğr., [baskı yeri yok] 1411/1990), ismi bilinmeyen bir müellifin er-Ravżatü’l-müsteṭâbe fî men düfine bi’l-Baḳīʿ mine’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Âdil Abdülmün‘im Ebü’l-Abbas, Medine, ts. [Mektebetü’s-sekāfe]), Hatîb Ali b. Hüseyin el-Hâşimî’nin Târîḫu men düfine fi’l-ʿIrâḳ mine’ṣ-ṣaḥâbe (Beyrut 1394/1974), Muhammed Riyad Hurşîd’in eṣ-Ṣaḥâbetü’l-aʿlâm mimmen düfine minhüm fi’ş-Şâm (Dımaşk 1400/1980) adlı çalışmaları burada zikredilebilir. İstanbul’da sahâbe kabri olarak ziyaret edilen yerler hakkında A. Süheyl Ünver İstanbul’da Sahâbe Kabirleri (İstanbul 1953), İsmail Giray İstanbul’da Sahâbe Kabirleri (İstanbul 1975), Mehmet Hocaoğlu İstanbul’daki Sahâbe Kabirleri (İstanbul 1987), Hasırcızâde İstanbul’da Sahâbe ve Evliya Kabirleri (İstanbul 1987), Necdet İşli İstanbul’da Sahâbe Kabir ve Makamları (Ankara 1987), Mustafa Özdamar İstanbul’da Makam ve Mevkileri Bulunan Şehîd Sahabeler (İstanbul, ts.) ve Necdet Yılmaz – Coşkun Yılmaz İstanbullu Sahâbeler (İstanbul 2006) isimli çalışmalarını yapmışlardır. Ergun Göze’nin de Anadolu Sahâbeleri adlı bir eseri vardır (İstanbul 1968).

Sahâbenin adaleti konusunu Kureşî b. Ömer b. Ahmed Tenbîhü ẕevi’n-necâbe ilâ ʿadâleti’ṣ-ṣaḥâbe (Küveyt 1405/1985), Ebû Abdullah İbrâhim Süaydây İʿlâmü’l-ecyâl bi-iʿtiḳādi ʿadâleti aṣḥâbi’n-nebiyyi’l-aḫyâr (Riyad 1414/1993) ve Tevhit Bakan Ashâbın Adaleti (doktora tezi, 1993, Erzurum Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) adlı eserlerinde, Enbiya Yıldırım ise “Sahâbenin Tamamı Güvenilir İnsanlardır” adlı bir makalede (M. Mustafa el-A‘zamî’nin Menhecü’n-naḳd isimli eserinden tercüme, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, I [Sivas 1996], s. 315-332) ele almıştır. Ziyâeddin el-Makdisî’nin en-Nehy ʿan sebbi’l-aṣḥâb ve mâ fîhi mine’l-is̱mi ve’l-ʿiḳāb (nşr. Muhyiddin Necîb, Küveyt-Beyrut 1413/1992; nşr. Abdurrahman b. Abdullah et-Türkî, Beyrut 1415/1994), Mahmûd Şükrî el-Âlûsî’nin Ṣabbü’l-ʿaẕâb ʿalâ men sebbe’l-aṣḥâb (nşr. Abdullah el-Buhârî, Riyad 1417/1997) ve Yahyâ b. Hamza el-Müeyyed-Billâh’ın er-Risâletü’l-vâziʿa li’l-muʿteddîn ʿan sebbi ṣaḥâbeti seyyidi’l-mürselîn (Kahire 1409) isimli eserleri sahâbeyi kötülemenin doğru olmadığı konusunu işlemektedir. Cevâd Mûsâ Muhammed Afâne el-ʿAḳīdetü’l-İslâmiyye el-aḳrab ilâ ʿaḳīdeti’ṣ-ṣaḥâbe (Amman 1418/1997), Hamd b. Abdullah İbrâhim el-Humeydî el-İbâne li-mâ li’ṣ-ṣaḥâbeti mine’l-menzile ve’l-mekâne (Riyad 1421/2000) ve Muhammed Şefî‘ Diyûbendî Maḳāmü’ṣ-ṣaḥâbe ve ʿilmü’t-târîḫ (Ar. trc. Semîr Abdülhamîd İbrâhim, Cîze-Kahire 1409/1989) adlı eserlerinde ashabın dindeki yerini; Ömer Yûsuf Hamza eṣ-Ṣaḥâbe ve cühûdühüm fî ḥıfẓi’s-sünne (Amman 1996) ve Seyyid Muhammed Nûh eṣ-Ṣaḥâbe ve cühûdühüm fî ḫidmeti’l-ḥadîs̱i’n-nebevî (Mansûre 1414) isimli çalışmalarında sahâbenin hadis ilmine hizmetini ele almışlardır.

Ebû Zekeriyyâ İbn Mende’nin Cüzʾ fîhi men ʿâşe miʾeten ve ʿişrîne seneten mine’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Meşhûr Hasan Selmân, Beyrut 1412/1992) ve Süyûtî’nin Rîḥu’n-nisrîn fî men ʿâşe mine’ṣ-ṣaḥâbeti miʾe ve ʿişrîn (nşr. Adnân Ahmed Mücevvid, Cidde 1405/1985) adlı cüzleri 120 yıl yaşayan, İbn Seyyidünnâs’ın Minaḥu’l-midaḥ (Şuʿarâʾü’ṣ-ṣaḥâbe mimmen medeḥa’r-Resûl ev res̱âhu) ile (nşr. İffet Visâl Hamza, Dımaşk 1987) Ali Fehmî Câbiç’in Ḥüsnü’ṣ-ṣıḥâbe fî şerḥi eşʿâri’ṣ-ṣaḥâbe (İstanbul 1324 r.) adlı eserleri şair sahâbîler hakkındadır. Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir Tertîbü esmâʾi’ṣ-ṣaḥâbe elleẕîne aḫrece ḥadîs̱ehüm Aḥmed b. Ḥanbel fi’l-Müsned’inde (nşr. Âmir Hasan Sabrî, Beyrut 1409/1989) el-Müsned’deki râvi sahâbîleri tesbit etmiş, Yahyâ b. Ebû Bekir el-Âmirî ise er-Riyâżü’l-müsteṭâbe fî maʿrifeti men revâ fi’ṣ-Ṣaḥîḥayn mine’ṣ-ṣaḥâbe’de (nşr. Muhammed Abdülkādir Atâ, Beyrut 1409/1988) Ṣaḥîḥayn’da rivayeti bulunan sahâbîleri tanıtmıştır. Meryem Yâsîn Muhammed Fetânî eṣ-Ṣaḥâbiyyât el-enṣâriyyât fî Müsnedi’l-İmâm Aḥmed isimli çalışmasında (yüksek lisans tezi, 1405, Külliyetü’t-Terbiyye li’l-Benât [Riyad]) el-Müsned’deki ensar hanımlarını tanıtmaktadır.

Sahâbeyi değişik yönlerden inceleyen çalışmalar arasında şunlar dikkat çekmektedir: İbn Hazm, Risâle fi’l-Mufâḍale beyne’ṣ-ṣaḥâbe (Dımaşk 1940); Yûnus eş-Şeyh İbrâhim es-Sâmerrâî, Ḥaḳāʾiḳ ʿan âli’l-beyt ve’ṣ-ṣaḥâbe (Bağdat 1398/1978; Katar 1400); Seyyid el-Cümeylî, Ṣaḥâbetü’n-nebî es-sâbiḳūne’l-evvelûne mine’l-muhâcirîne ve’l-enṣâr (Kahire 1987; Beyrut 1987); Muhammed Emahzûn, Taḥḳīḳu mevâḳıfi’ṣ-ṣaḥâbe fi’l-fitne (I-II, Riyad 1415/1994); Hayât Amamo, Aṣḥâbü Muḥammed ve devrühüm fî neşʾeti’l-İslâm (Tunus 1996); Saîd Hârûn Âşûr, Kerâmâtü’ṣ-ṣaḥâbe (Kahire 1417/1996); Abdullah b. Süleyman eş-Şâyi‘, eṣ-Ṣaḥâbetü ve’l-münâfiḳūn fî ṣadri’l-İslâm (Demmâm 1428). Müslüman müellifler tarafından yabancı dillerde kaleme alınan şu makaleler de zikredilebilir: Muhammad Zubayr Siddiqi, “The Services of the Companions of the Prophet of Islam to His Traditions” (IC, XXXV/2 [1961], s. 130-135); M. S. H. al-Masumi, “Disagreement of the Sahaba and Early Jurists” (HI, II/4 [1979], s. 15-42); Muhammad Ishaq, “A Peep into the First Arab Expeditions to India under the Companions of the Prophet” (IC, XIX [1945], s. 109-114). Konu üzerinde yapılan ilmî çalışmalardan bazıları da şunlardır: Mehmet Efendioğlu, Arap Olmayan Sahâbîler (yüksek lisans tezi, 1991, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), Sahâbeye Yöneltilen Tenkitler (doktora tezi, 1998, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Seyit Avcı, Sahâbede Peygamber Sevgisi (yüksek lisans tezi, 1992, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Mehmet Ünal, Sahâbenin Kur’an Okuma Anlayışı (yüksek lisans tezi, 1994, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Abdülazîz b. Abdurrahman el-Aclân, Aṣḥâbü Resûlillâh ve meẕâhibü’n-nâsi fîhim (yüksek lisans tezi, 1409, Muhammed b. Suûd Üniversitesi); Eyüp Bekiryazıcı, Sahâbe ve Tebliğ Faaliyetleri (yüksek lisans tezi, 1995, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).

Şîa’da sahâbe ve sahâbenin adaleti anlayışıyla ilgili olarak Esed Haydar’ın eṣ-Ṣaḥâbe fî naẓari’ş-Şîʿati’l-İmâmiyye (Beyrut, ts. [Şeriketü’l-kütübî]) ve Ahmed Hüseyin Ya‘kūb’un Naẓariyyetü ʿadâleti’ṣ-ṣaḥâbe ve’l-merciʿiyye es-siyâsiyye fi’l-İslâm (Beyrut 1413/1992) adlı eserleri zikredilebilir. Etan Kohlberg’in “Some Zaydī Views on the Companions of the Prophet” (BSOAS, XXXIX [1976], s. 91-98) ve “Some Imāmī Shī’ī Views on the Sahāba” (Jerusalem Studies in Arabic and Islam, V [Jerusalem 1984], s. 143-175) başlıklı makaleleriyle Cemal Sofuoğlu’nun “Şia’nın Sahabîler Hakkındaki Bazı Görüşleri” adlı makalesi (AÜİFD, XXIV [1981], s. 533-538) Zeydiyye ve İmâmiyye Şîası fırkalarının sahâbe anlayışları hakkındadır.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “ṣḥb” md.; Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ, “ṣḥb” md.; Tayâlisî, Müsned, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), s. 7; Müsned, I, 26, 67-68, 294; IV, 399; V, 350, 357; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VI, 110; Râmhürmüzî, el-Muḥaddis̱ü’l-fâṣıl (nşr. M. Acâc el-Hatîb), Beyrut 1391/1971, s. 551; Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), I, 194; a.mlf., Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱ (nşr. Seyyid Muazzam Hüseyin), Medine 1397/1977, s. 22-25; Bağdâdî, el-Farḳ (Abdülhamîd), s. 73-82, 119-121, 147; a.mlf., Uṣûlü’d-dîn, Beyrut 1401/1981, s. 304; İbn Hazm, Aṣḥâbü’l-fütyâ mine’ṣ-ṣaḥâbe ve men baʿdehüm (a.mlf., Cevâmiʿu’s-sîre içinde, nşr. İhsan Abbas – Nâsırüddin el-Esed), Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 319-323; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye (nşr. Ahmed Ömer Hâşim), Beyrut 1406/1986, s. 63-85, 110; Şehristânî, el-Milel (nşr. Ahmed Fehmî Muhammed), Beyrut 1413/1992, I, 50-51, 106-116; İbnü’l-Cevzî, Telḳīḥu fühûmi ehli’l-es̱er (nşr. Ali Hasan), Kahire 1975, s. 100-103, 361-387; İbnü’s-Salâh, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱ (nşr. Nûreddin Itr), Beyrut 1401/1981, s. 291-301; Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, I, 2-7; a.mlf., Tecrîdü esmâʾi’ṣ-ṣaḥâbe, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), I, s. b-c; Alâî, Taḥḳīḳu münîfi’r-rütbe li-men s̱ebete lehû şerîfü’ṣ-ṣoḥbe (nşr. M. Süleyman el-Eşkar), Beyrut 1412/1991, s. 33-102; Irâkī, Fetḥu’l-muġīs̱, s. 342-365; İbn Hacer, el-İṣâbe (Bicâvî), I, 6; a.mlf., Fetḥu’l-bârî (nşr. Abdülazîz b. Abdullah b. Bâz), Beyrut 1410/1989, VII, 3 vd.; Tecrid Tercemesi, I, 13-29; Şemseddin es-Sehâvî, Fetḥu’l-muġīs̱ (nşr. Ali Hüseyin Ali), Kahire 1424/2003, IV, 75-144; Süyûtî, Tedrîbü’r-râvî (nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf), Beyrut 1409/1989, II, 206-237; Müttakī el-Hindî, Kenzü’l-ʿummâl, XI, 539; Emîr es-San‘ânî, Tavżîḥu’l-efkâr (nşr. Salâh b. Muhammed b. Uveyza), Beyrut 1417/1997, s. 243-276; Ahmed Muhammed Şâkir, el-Bâʿis̱ü’l-ḥas̱îs̱, Kahire 1377/1958, s. 179-191; M. Tayyib Okiç, Bazı Hadis Meseleleri Üzerinde Tetkikler, İstanbul 1959, s. 23-73; Tâhâ Hüseyin, el-Fitnetü’l-kübrâ: ʿOs̱mân, Kahire 1966, s. 170-173; M. Acâc el-Hatîb, es-Sünne ḳable’t-tedvîn, [baskı yeri yok] 1401/1981 (Dârü’l-fikr), s. 387-410; a.mlf., Uṣûlü’l-ḥadîs̱, Cidde 1417/1997, s. 411-435; a.mlf., Ebû Hüreyre: Râviyetü’l-İslâm, Kahire 1987, s. 323-328; Nevzat Âşık, Sahâbe ve Hadis Rivayeti, İstanbul 1981; Esed Hayder, eṣ-Ṣaḥâbe fî naẓari’ş-Şîʿati’l-İmâmiyye, Beyrut, ts. (Şeriketü’l-kütübî); Ekrem Ziyâ el-Ömerî, Baḳī b. Maḫled el-Ḳurṭubî ve Muḳaddimetü Müsnedih, Medine 1404/1984, s. 23-24; Talat Koçyiğit, Hadisçilerle Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, Ankara 1984, s. 237-240; Ali Yardım, Hadîs, İzmir 1984, I, 59-85, 119-137; Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî, el-Envârü’l-kâşife, Beyrut 1405/1985, s. 258-273; Muhammed el-Arabî b. et-Tebbânî, İtḥâfü ẕevi’n-necâbe bimâ fi’l-Ḳurʾân ve’s-Sünne min feżâʾili’ṣ-ṣaḥâbe, [baskı yeri yok] 1405/1985; İyâde Eyyûb el-Kübeysî, Ṣaḥâbetü Resûlillâh fi’l-Kitâb ve’s-Sünne, Dımaşk 1407/1986; M. Yûsuf en-Necrâmî, eş-Şîʿa fi’l-mîzân, Cidde 1987, s. 120-137; Mahmûd Ebû Reyye, Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması (trc. Muharrem Tan), İstanbul 1988, s. 51-88; Nûr Âlem Halîl el-Emînî, eṣ-Ṣaḥâbe ve mekânetühüm fi’l-İslâm, Kahire 1409/1989, s. 88-143; M. Mustafa el-A‘zamî, Menhecü’n-naḳd ʿinde’l-muḥaddis̱în, Riyad 1410/1990, s. 103-126; Muhammed b. İbrâhim eş-Şeybânî, Muʿcemü mâ üllife ʿani’ṣ-ṣaḥâbe ve ümmehâti’l-müʾminîn, Küveyt 1414/1993; Nâsır b. Ali Âiz Hasan eş-Şeyh, ʿAḳīdetü Ehli’s-sünne ve’l-cemâʿa fi’ṣ-ṣaḥâbeti’l-kirâm, Riyad 1413/1993, II, 757-879; III, 889-1213; Gālib b. Ali Avâcî, el-Ḫavâric târîḫuhüm ve ârâʾühümü’l-iʿtiḳādiyye, Demenhûr 1418/1997, s. 464-481; Mehmet Efendioğlu, Sahâbeye Yöneltilen Tenkitler (doktora tezi, 1988), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Emîre bint Ali b. Abdullah es-Sâidî, el-Ḳavâʿid ve’l-mesâʾili’l-ḥadîs̱iyye el-muḫtelef fîhâ beyne’l-muḥaddisîn ve baʿżi’l-uṣûliyyîn, Riyad 1421/2000, s. 425-432; Ahmed b. Abdullah el-Bâtilî, Maʿrifetü’ṣ-ṣaḥâbe ʿinde’l-muḥaddis̱în, Riyad 1425; Esmâ bint Süleyman b. Abdurrahman es-Süveylim, Mevḳıfü’ṣ-ṣaḥâbe mine’l-fürḳati ve’l-fıraḳ, Riyad 1426/2005; M. Salâh M. es-Sâvî, Menziletü’ṣ-ṣaḥâbe fi’l-Ḳurʾân, Riyad, ts. (Dâru Taybe), s. 29-52; Seyit Avcı, “Hz. Peygamber Döneminden Sonra Sahâbîlik İddiası”, İSTEM: İslâm San’at, Tarih, Edebiyat ve Mûsıkîsi Dergisi, II/4, Konya 2004, s. 219-235; M. Muranyi, “Ṣaḥāba”, EI2 (İng.), VIII, 827-829; Ethem Ruhi Fığlalı, “Hâricîler”, DİA, XVI, 169-174.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2008 yılında İstanbul’da basılan 35. cildinde, 491-500 numaralı sayfalarda yer almıştır.