ŞED

Fütüvvet ve tarikat ehline has tasavvufî-folklorik bir gelenek.

Müellif:

Sözlükte şedd “yünden veya pamuktan örülen bağ, kemer, kuşak, peştamal” anlamına gelir. Fütüvvet ehli ve tarikat mensupları düzenledikleri özel bir törende şed kuşanırlar ve bunu kendini fütüvvet ve seyrüsülûk yoluna vermiş kişinin bu yola bağlandığını, hizmete ahdettiğini bildiren bir sembol diye kabul ederler. Şed uygulamaya Türkçe’de “şed bağlamak, şed kuşanmak, bel bağlamak”, Farsça’da “kemer besten, miyân-bend” adı verilir. Zerdüştîler’in kutsal saydıkları kustî adı verilen kuşak, kapalı bir topluluğa girmek için değil yetişkinliğe geçiş töreninde kuşanılır. Fakat bu kuşağa atfedilen sembolik değer -bedenin kıymetli kısımlarının bayağı kısımlarından ayrılması- şed geleneğini uygulayan hiçbir grupta akis bulmamıştır. İslâm’da şed kuşanma, öncelikle sabır, sebat ve teslimiyetin simgesi olarak görülmüştür.

Fütüvvetnâmelere göre ilk şed kuşanan kişi Hz. Âdem’dir. Bu eserlerde Cebrâil’in, sözünde durması, şeytana uymaması ve ona muhalefet etmesi, dünyaya muhabbet beslememesi, kazâ ve kadere sabretmesinin nişanesi olarak Hz. Âdem’e şed bağladığı, buna “şedd-i vefâ” denildiği kaydedilir. Fütüvvet ehline göre şed Cebrâil vasıtasıyla Hz. Peygamber’in beline sarılmış, o da Hz. Ali’ye bağlamıştır. Hz. Ali, Resûl-i Ekrem’in emriyle sahâbeye, Selmân-ı Fârisî de Hz. Ali’nin emriyle bazı kimselere şed bağlamıştır. Yolda sabit olmanın, teslimiyetin, vefanın sembolü olan şed bağlama geleneği bu şekilde ortaya çıkmıştır. Kur’an’da şeddi onaylayıcı bir delil bulunmamakla birlikte Hz. Mûsâ’nın, kardeşi Hârûn hakkındaki duasında (“Onunla benim gücümü pekiştir”, Tâhâ 20/31) geçen “üşdüd” (pekiştir) fiilinin köken bakımından şedde işaret ettiği ileri sürülmektedir (Taeschner, s. 162).

Şed bağlama töreninde fütüvvet ehli (fityân) tarafından geleneğin başlatıcısı kabul edilen Hz. Ali’nin, VIII. (XIV.) yüzyıldan itibaren de on iki imamın adlarının zikredilmesi esastı. Şeddin sol ucu Hz. Hüseyin’e işaret eder ve Hasan’a işaret eden sağ ucundan uzun tutulurdu (Çağatay, s. 45-47). Şed bağlama töreni “meşdûd” veya “meşdûdü’l-vasat” adı verilen tâlibe tuzlu su içirilmesiyle son bulurdu. Su hikmeti, tuz adaleti simgelerdi (Taeschner, s. 139). Şed çoğunlukla yünden yapılır, bir tokayla tutturulmak yerine çoğunlukla düğümlenir ve birkaç defa bele sarılırdı. Deriden, ipten ve pamuklu bezden yapılanları da makbuldü. Şeddin zimmîlerin kuşandığı zünnâra benzememesi şarttı (Resâʾil-i Civânmerdân, s. 77). İhtida etmeleri umulan yahudi ve hıristiyanların fütüvvet teşkilâtına katılmalarına izin verilir, ancak ihtida ettikleri takdirde şed kuşanabilirlerdi (Taeschner, s. 116). Şed kuşatılan tâlibe sülûkünü tamamladıktan sonra “sirvâl” (şalvar) giydirilirdi. Şed bağlama töreni nikâh merasimine, tâlibin sülûkünü tamamlayıp şalvar giymesi zifaf gecesine benzetilmiştir (a.g.e., s. 141; Resâʾil-i Civânmerdân, s. 77). Şed bağlama törenine benzeyen bir tören esnaf teşkilâtlarında ve ahî loncalarında vardır. Bu törenlerde ilgili meslek grubunun pîri kabul edilen bir sahâbînin ismi de zikredilirdi. Yahudi ve hıristiyanlar da kendi loncalarını kurmuşlar, müslümanların tesis ettiği teşkilâtlara da kabul edilmişlerdir. XIX. yüzyılda Suriye’de gayri müslimler şed bağlama meramisinde Tevrat’taki on emri okurlar ya da Allah’a dua ederlerdi (Taeschner, s. 585). Osmanlılar’da her esnaf teşkilâtının kendine özgü şed bağlama şekli ve merasimi vardı. Meddahlara şedd-i elîfî (şedd-i rûmiyân), gazâ ehline şedd-i kavsî (şedd-i fâhirân), sakalara şedd-i lâmelîfî (şedd-i iştirâk), savaşlarda çadır kuran ferrâşlara şedd-i Süleymânî (şedd-i hâdimân), dervişlere şedd-i Yûsufî (şedd-i Mısriyân), seccâde sahibi şeyhlere şedd-i mihrâbî (şedd-i tâziyân), cerrah, kasap ve hamam hizmetçilerine şedd-i hafî kuşatılırdı (İA, XII, 380). Toplum düzenini bozmak için teşkilâtlanan ve fütüvvetin ilkelerini bozan ayyârların da şed kuşandıkları kaydedilmektedir. Nitekim İbnü’l-Esîr, 532 (1138) yılında Bağdat Emîri Ebü’l-Kerem’in yeğeni Ebü’l-Kāsım’a Bağdat’ı tehdit eden ayyârların reisi İbn Bekrân tarafından şed bağlandığını yazar (el-Kâmil, XI, 24).

Tarikat mensupları genellikle tarikata intisap etmek isteyen tâlibe şed bağlama yerine hırka giydirirlerdi. Bununla birlikte bazı tarikatlarda fütüvvet geleneğinin etkisiyle şed bağlandığı görülmektedir. Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh tarafından Bağdat’ta oluşturulan fütüvvet teşkilâtının kurucusu ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi olan Şehâbeddin es-Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif’te seyahate çıkmadan önce şed kuşanmanın Hz. Peygamber’in sünnetinden kabul edildiğini söyler. Tasavvuf ehli arasında ilk şed kuşatanın Sühreverdî olduğu ileri sürülmektedir. İbn Battûta, Kahire’deki hankahlara uğrayan sûfîlerin şed kuşandıklarını, yanlarında asâ, abdest almak için testi ve namaz kılmak için hasır bulundurduklarını (er-Riḥle, s. 38), şeddin tasavvufî bir anlamı olmayıp sadece ihtiyaç duyulan bir kemerden ibaret olduğunu, Hürmüz’de iken Anadolu’dan gelmiş bir şeyhin kendisine şed bağladığını, bunun sadece giysilerini sıkıca tutması için yapıldığını, birçok Acem fukarasının kemer bağladığını söyler (a.g.e., s. 274).

Mevlevîlik ve Bektaşîlik’te şed kuşanma uygulaması bulunmaktadır. Bu durum fütüvvet ve ahî geleneğinin bir yansıması şeklinde değerlendirilebilir. Mevlevîlik’te ucu sivri, elif harfine benzetilen, dört beş parmak eninde yün bir kuşak olan, kemer gibi tennûrenin üstünde bele sarılan tiğbend şeddin bir başka şeklidir. Tiğbend Bektaşî geleneğinde de vardır. Bektaşîlik’te tiğbendin aslı şu rivayete dayanır: Emevî Halifesi Hişâm b. Abdülmelik, İmam Muhammed el-Bâkır’ı idam etmek için tutuklamış, boynuna üç defa kiriş takıp çekmek istemiş, imam ilkinde “Allah”, ikincisinde “Muhammed”, üçüncüsünde “Ali” diye nidâ ettiğinden kiriş boğazını sıkmayıp düğüm düğüm olmuş; imamın takipçilerinden Mü’min-i Ayyâr kirişin koyun bağırsağından yapıldığı için idamdan bir sonuç alınamadığını ifade etmiş, bir kurbanlık koçun yapağısından üç düğüm atıp bir tiğbend bükmesinden sonra kendini dar ağacına çekmiş ve ölmüş; bunu gören halifenin adamları Mü’min-i Ayyâr’ın boğazından söktükleri tiğbendle İmam Muhammed el-Bâkır’ı asmak için hapsedildiği hücreye gitmişler, ancak imamın vefat ettiğini görünce idamı gerçekleştirememişlerdir. Bektaşîler bu rivayete dayanarak tiğbend bağlamayı ferdî ve mânevî kurtuluşun, teslimiyetin bir remzi diye kabul etmişlerdir. Tiğbende üç düğüm atılması Allah, Muhammed, Ali üçlüsüne ve eline, diline, beline sahip olma düsturlarına işaret eder (Ahmed Rifat, s. 268-270; Birge, s. 170, 181, 192, 234-235). Diğer bazı Osmanlı tarikatlarında ve Türk etkisi taşıyan Vefâiyye, Rifâiyye, Sa‘diyye ve Bedeviyye gibi Arap tarikatlarında da şed geleneği uygulanmıştır. İran’da şed bağlama Haksârî dervişlerinde yaygındır. Yedi boğumlu Haksâr kemeri nefsin yedi engelini ortadan kaldırıp yerine yedi erdemi koymayı ifade eder. Bektaşîler gibi Haksârîler’in de tarikat erkânından olarak koç kurban etmeleri her iki grubun ortak kaynaklara dayandıklarını göstermektedir. Osmanlılar’da bir şeyhin padişaha kılıç kuşatması fütüvvet ve tarikat müntesipleri arasında uygulanan şed bağlama töreninin bir uzantısıdır. Türk sûfîlerinin şed bağlama geleneği hür masonlarda farklı bir şekilde uygulanmıştır (Zarcone, s. 312).

BİBLİYOGRAFYA
Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs (nşr. M. Emîn el-Hancî – M. Abduh ed-Dımaşkī), Kahire 1340, s. 241; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, XI, 24; Şehâbeddin es-Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif (Gazzâlî, İḥyâʾ [Beyrut], V içinde), s. 95; İbn Battûta, er-Riḥle (nşr. Kerem el-Bustânî), Beyrut 1384/1964, s. 38, 274; Ahmed Rifat, Mir’âtü’l-makāsıd, İstanbul 1293, s. 268-270; J. K. Birge, The Bektashi Order of Dervishes, London 1937, s. 170, 181, 192, 234-235; J. Duchesne-Guillemin, La religion de l’Iran ancien, Paris 1962, s. 114-115; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, İstanbul 1963, s. 16-17, 44; a.mlf., “Şedd”, İA, XII, 378-381; J. S. Trimingham, The Sufi Orders in Islam, Oxford 1971, s. 35, 185; Resâʾil-i Civânmerdân (nşr. Murtazâ Sarrâf), Tahran-Paris 1973, s. 77; Fr. Taeschner, Zünfte und Bruderschaften im Islam, Zürich-München 1979, s. 116, 139, 141, 162, 585; Mustafa Kara, Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1980, s. 166-168; Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Konya 1981, s. 45-47, 156-157, 181; Seyyid Muhammed Ali Hâceddin, Keşkûl-i Ḥâksârî, Tebriz 1360 hş./1981, s. 69-75; Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991, s. 447-448; Th. Zarcone, Mystiques, philosophes et franc-maçons en Islam, Paris 1993, s. 312; Pakalın, III, 314; Hamid Algar, “Shadd”, EI2 (İng.), IX, 166-168.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2010 yılında İstanbul’da basılan 38. cildinde, 405-406 numaralı sayfalarda yer almıştır.