ŞEMÂİL

Hz. Peygamber’in fizikî ve ahlâkî özelliklerini ifade eden bir terim ve bu konuda yazılan eserlerin ortak adı.

Müellif:

Sözlükte “huy, tabiat, seciye, ahlâk” gibi mânalara gelen şemâil kelimesi muhtemelen III. (IX.) yüzyıldan itibaren başta hadis olmak üzere siyer, tarih ve tasavvufa dair eserlerde bir insan olarak Resûl-i Ekrem’in dış görünüşünü, özel hayatını ve ahlâkını ifade eden bir terim halinde kullanılmıştır. İnsanları Resûlullah’ı bütün yönleriyle öğrenmeye ve onun özelliklerini benimsemeye ilk defa Kur’ân-ı Kerîm teşvik etmiştir. Buna göre Hz. Peygamber bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderilmiş (Sebe’ 34/28) ve bizzat kendisinin bu gerçeği, “Ben Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim” diye duyurması istenmiştir (el-A‘râf 7/158). Birçok âyette Allah ile birlikte ona da itaat edilmesi (Âl-i İmrân 3/32, 132; en-Nisâ 4/13, 59), kendisine uyulup ardınca gidilmesi (Âl-i İmrân 3/31; el-A‘râf 7/158), müminler tarafından canlarından daha çok sevilmesi (el-Ahzâb 33/6) emredilmiştir. Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’in bütün varlıklar arasında farklı bir yerde ve en üstün konumda olduğunu belirtmek üzere onu âlemlere rahmet olarak gönderdiğini (el-Enbiyâ 21/107), şanını yücelttiğini (el-İnşirâh 94/4) bildirmiş, “Şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlâka sahipsin” meâlindeki âyetle (el-Kalem 68/4) onun benzersiz ve mükemmel ahlâkına dikkat çekmiş, ona iman edenlerin aynı zamanda üstün ahlâkını da benimseyip özümsemesi gerektiğine işaretle, “Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok anan kimseler için Resûlullah’ta güzel bir örnek vardır” buyurmuştur (el-Ahzâb 33/21). Allah, böylesine üstün özelliklerle donattığı resulü ile ona gönülden inananlar arasında devamlı bir irtibat kurulmasını istemiş, ona hem kendisinin hem meleklerin salât ettiğine, müminlerin de ona salât etmesi gereğine işaret etmiştir (el-Ahzâb 33/56). Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıca Resûl-i Ekrem’in müminlere çok düşkün, onlara karşı çok şefkatli ve çok merhametli, ümmetinin sıkıntıya düşmesinden dolayı aşırı derecede üzülen (et-Tevbe 9/128), onlara kitabı ve hikmeti öğreten, onları günahlardan arındırıp tertemiz yapan bir peygamber olduğunun belirtilmesi (el-Bakara 2/129; Âl-i İmrân 3/164), Cenâb-ı Hakk’ın resulüne en mükemmel ahlâkı öğretirken ona alçak gönüllü olmayı (el-Hicr 15/88), yaptığı iyiliği başa kakmamayı (el-Müddessir 74/6), dünya malına göz dikmemeyi (el-Hicr 15/88), affetmeyi ve cahillerden yüz çevirmeyi (el-A‘râf 7/199), dosdoğru olmayı (eş-Şûrâ 42/15), insanların yaptıklarına ve söylediklerine karşı sabretmeyi (Tâhâ 20/130; Sâd 38/17), müminlere kol kanat germeyi (eş-Şuarâ 26/215), insanlara gönül alıcı söz söylemeyi (el-İsrâ 17/23, 24, 28) emretmesi aynı zamanda onun bütün bu güzel huylara sahip olduğunun delili, şemâilinin de belirgin yönleridir.

Şemâilin ikinci kaynağı hadislerdir. Muhaddisler şemâil konularını genellikle hadis kitaplarının “fezâil, menâkıb, edeb, libâs, et‘ime, eşribe, zînet, zikir, duâ” gibi bölümlerinde ele almışlardır. Esasen hadisin bütün kısımlarını içine alan sekiz ana konuyu bir araya getirdiği için “câmi‘” diye anılan kitap türlerinin ihtiva ettiği konularından biri oturup kalkma âdâbı diye de anılan şemâil konusudur. Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inin “Feżâʾil” bölümünde Hz. Peygamber’in şecaatine, cömertliği, tevazuu, hayâsı, güzel kokusu, terinin temiz oluşu, saçı ve yüzünün güzelliğine, ağzına ve gözlerine, sırtındaki nübüvvet mührüne dair hadisleri zikretmesi bunu göstermektedir. Eserlerinde Resûl-i Ekrem’in şemâiline yer veren muhaddisler bu özellikleri genellikle “sıfâtü’n-nebî, menâkıb, fezâil” gibi başlıklar altında ele almışlardır. Tirmizî el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inin 46. kitabında Resûlullah’ın beşerî yönünü, dış görünüşünü, özel hayatını ve ahlâkını “Menâkıb” başlığı altında vermekle birlikte onun özelliklerini daha geniş bir şekilde eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye adıyla müstakil bir eserde ele almış, ondan sonra bu konu bir ilim halinde gelişmiştir. Ayrıca Resûl-i Ekrem’in muhtelif özelliklerini çeşitli ilim dalları farklı açılardan ele alıp incelemiştir (bk. DELÂİLÜ’n-NÜBÜVVE; HASÂİSÜ’n-NEBÎ; HİLYE). Şemâilin diğer kaynakları İbn Sa‘d’ın eṭ-Ṭabaḳātü’l-kübrâ’sı, İbn Seyyidünnâs’ın ʿUyûnü’l-es̱er fî fünûni’l-meġāzî ve’ş-şemâʾil ve’s-siyer’i, Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir’in Târîḫu medîneti Dımaşḳ’ı, İbn Kesîr’in el-Bidâye ve’n-nihâye’si ve Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’i gibi kitaplardır.

Allah Teâlâ’nın peygamberini üstün niteliklerle anması ve onu örnek almayı tavsiye etmesi Resûlullah’ın şemâiline duyulan ilgiyi sahâbe döneminden itibaren arttırmış; Hz. Ali, Enes b. Mâlik, Ebû Hüreyre, Berâ b. Âzib, Hz. Âişe, Ebû Cühayfe, Câbir b. Semüre, Ümmü Ma‘bed, Abdullah b. Abbas, Muarrız b. Muaykīb, Ebü’t-Tufeyl, Addâ b. Hâlid, Hureym b. Fâtik, Hakîm b. Hizâm gibi sahâbîler onu tasvir etmeye çalışmıştır. Hz. Hasan’ın, dayısı Hind b. Ebû Hâle’ye ve Hz. Hüseyin’in, babası Hz. Ali’ye Resûl-i Ekrem’in şemâilini sorup öğrendikleri bilinmektedir. Buna göre İbn Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’i şöyle anlatmıştır: “Peygamber irice yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlardı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve gürdü. İki kaşı arasında öfkelendiği zaman kabaran bir damar vardı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Ağzı geniş, ön dişlerinin arası seyrek ve pek hoştu. Boynu gümüş gibi berraktı. Bütün organları birbiriyle uyumlu idi. Göğsü ile karnı bir hizada olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bedeni nur gibiydi. Göğüs çukurundan göbeğine kadar ince bir tüy şeridi uzanırdı. Memelerinde ve karnında kıl yoktu. Kolları, omuzları ve göğsünün üst tarafında kıllar vardı. Bilekleri uzun, avucu genişti. El ve ayak parmakları etli ve uzunca idi. Ayaklarının altı hafifçe çukur, üstü ise son derece düzgün ve pürüzsüzdü. Yürürken öne meyilli düz yürür, ayaklarını yere sert vurmaz, sakin, ama hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman gökten çok yere bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi. Resûlullah çok defa hüzünlüydü ve hep Allah’ı düşünürdü. Gerekmedikçe konuşmaz, çoğu zaman sükût ederdi. Sözünün başından sonuna kadar her kelimenin hakkını vererek konuşurdu. Az sözle çok mâna ifade eder, açık seçik konuşurdu. Sözünde ne fazlalık ne de eksiklik bulunurdu. Kibar ve yumuşak huyluydu. Etrafındakilere kaba davranmaz, onları hor görmezdi. Ne kadar az olursa olsun Allah’ın nimetlerine saygı gösterir, onları asla küçümsemezdi. Yenilen, içilen şeyleri lezzetsiz diye kötülemez, aşırı şekilde övmezdi. Dinin bir emrini uygulayacağı sırada buna aykırı bir şey söylendiğinde son derece öfkelenir, gerekeni yapıncaya kadar da öfkesi yatışmazdı. Öte yandan kendisine yapılan kaba ve haksız bir davranıştan dolayı öfkelenmez, onun intikamını almaya kalkışmazdı. Bir şeye işaret edeceği zaman parmağıyla değil eliyle işaret ederdi. Bir şeye hayret ettiği zaman elinin içini semaya doğru kaldırırdı. Konuşurken sözüyle uyumlu olarak elini hareket ettirir ve sağ elinin baş parmağını sol elinin avucuna vururdu. Birine öfkelendiği zaman başını ondan çevirirdi. Sevindiği zaman bakışlarını yere indirirdi. Gülmesi çoğunlukla tebessüm şeklindeydi. O gülerken dişleri dolu tanesi gibi bembeyaz görünürdü.”

Hz. Hüseyin’in babasına sorarak öğrendiği Resûlullah’ın şemâili de şöyledir: “Resûlullah evine girdiği zaman vaktini üçe taksim ederdi. Birini Allah’a ibadet ve taate ayırır, birinde eşleriyle meşgul olup evinin ihtiyaçlarını temin eder, birinde de dinlenip şahsî işlerini görürdü. Kendisine ait olan zamanı diğer insanlarla paylaşırdı. Bu saatlerde yanına çok yakın arkadaşları girer, onlar da öğrendikleri bilgileri orada bulunmayan kimselere anlatırlar, böylece Allah’ın elçisi ilmini kimseden esirgememiş olurdu. Resûl-i Ekrem ümmeti için ayırdığı vakitlerde mânevî bakımdan üstün olan ashabını huzuruna kabul eder, dindeki üstünlükleri nisbetinde onlarla meşgul olur, hem onların hem de ümmet-i Muhammed’in dünyada ve âhirette işlerine yarayacak bilgileri kendilerine öğretirdi. Onun huzurunda sadece dinin öğretimi ve ümmet-i Muhammed’in işi konuşulurdu. Kimsenin bunların dışında faydasız bir şey söylemesine razı olmazdı. İnsanlara faydası dokunmayacak bir sözü söylemezdi. Ashabıyla kendisi arasında sevginin çoğalmasına yarayacak iltifatlarda bulunur, onların kendisinden uzaklaşmasına yol açacak sözleri ağzına almazdı. Her kabilenin önde gelen kişilerine ikramda bulunur ve onları kendi kabilelerine başkan tayin ederdi. Davranışlarını beğenmediği yöneticilere karşı müslümanları dikkatli ve uyanık olmaya teşvik eder, kendisi de kimseden tebessümünü ve güzel sözlerini esirgememekle beraber onlara karşı daha ihtiyatlı davranırdı. Meclisinde göremediği ashabını sorup araştırır, halkın arasında ne olup bittiğini yine onlardan sorup öğrenirdi. İyi ve güzel olan şeyin güzelliğinden söz edip onu tavsiye eder, kötü olan şeyin kötülüğünü dile getirip ondan sakındırırdı. Yaptığı her iş ölçülüydü, hiçbir işi ve sözü diğerine ters düşmezdi. İnsanlara, yapmaları gereken din ve dünya işlerini gerektiği gibi yapamayabilecekleri veya gevşek davranabilecekleri endişesiyle görevlerini hatırlatmaktan geri durmazdı. Dünya ve âhiretle ilgili her güç meseleye bir çözüm bulurdu. Yapması gereken görevi uygulamada kusur etmediği gibi hakkın dışına da çıkmazdı. Oturup kalkarken Allah’ı zikrederdi. Meclislerde kendine özel bir yer ayırmaz, ayrılmasına da izin vermezdi. Bir topluluğun yanına vardığında meclisin baş tarafına geçmez, nerede boş yer varsa oraya oturur, başkalarına da böyle yapmalarını söylerdi. Yanındakilerle ilgilenip onlara iltifat ederdi. Meclisinde bulunan herkes onun en çok değer verdiği insanın kendisi olduğunu düşünürdü. Bir sorusu veya ihtiyacı sebebiyle yanına gelip oturan kimse kendiliğinden kalkıp gidinceye kadar onun yanından ayrılmazdı. Kendisinden bir şey isteyeni ya istediği şeyi vererek veya vereceğini vaad ederek yahut gönül alıcı bir söz söyleyerek gönderirdi. Güzel davranışları ve güzel ahlâkıyla herkesi kucakladığı için bütün müslümanların babası durumundaydı. Herkes haklarının gözetilmesi bakımından onun yanında birbirinden farksızdı. Ona göre üstünlüğün ölçüsü takvâ idi. Her zaman güler yüzlü, güzel huylu, halim selimdi. Kötü huylu, katı kalpli değildi. Bağırıp çağırmaz, çirkin söz söylemez, kimseyi ayıplamaz ve aşırı derecede övmezdi. Hoşlanmadığı şeyi görmezden gelirdi. Kimse onun lutuflarından ümitsizliğe düşmezdi. Üç şeyden hep uzak dururdu: Riyâdan, çok konuşmaktan, kendini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaktan. İnsanlarda kusur aramazdı. Hiç kimseyi aşağılayıp küçümsemez, kimseyi ayıplamaz, kimsenin ayıplarını araştırmazdı. İnsana sevap kazandırmayan faydasız sözleri söylemezdi. Konuşmaya başlayınca yanında bulunanlar, sanki başlarında birer kuş varmış da onu ürkütmek istemiyorlarmış gibi önlerine bakarak onu dinler, ancak o susunca konuşurlardı. Ashap onun yanında birbiriyle konuşmaz, huzurunda konuşan kimse sözünü bitirinceye kadar dinlerlerdi. Resûl-i Ekrem ashabının gönlünü hoş etmek için onların güldüğü şeye güler, onların hayret ettiği şeye hayret ederdi. Huzurunda konuşma âdâbını bilmeyen yabancıların kaba saba konuşmalarına sabrederdi. Daha önce iyilik yaptığı birinin övgüsünü kabul eder, fakat kendisini aşırı şekilde övmeye kalkışanlara izin vermezdi. Bir kimse uygun olmayan bir şey söylemedikçe sözünü kesmezdi. Uygun olmayan tarzda konuşan kimseyi ise ya ikaz ederek sözünü keser veya oradan kalkıp giderdi” (İbn Sa‘d, I, 422-425; Tirmizî, s. 48-53; Taberânî, XXII, 155-159, nr. 414; Kādî İyâz, s. 201-207; Heysemî, VIII, 273-275).

Şemâile dair eserlerde daha başka konulara da temas edilmiş, Hz. Peygamber’in sırtında nübüvvet mührü bulunduğu, ileri yaşlarda saçında ve sakalında kaç beyaz kıl olduğu belirtilmiş, gözlerine sürme çektiği, giydiği elbiselerin, mestlerin, pabuçların, parmağına taktığı yüzüğün, kullandığı kılıçların, zırh ve miğferlerin, başına sardığı sarıkların nasıl olduğu, onun nasıl yürüdüğü, nasıl oturduğu, otururken nelere dayandığı, neleri nasıl yediği, yemekten önce ve sonra neler yaptığı, yemeğe nasıl başlayıp bitirdiği, neleri nasıl içtiği ve nasıl geçindiği incelenmiş; güzel koku süründüğü, nelere nasıl gülüp ağladığı, kimlerle nasıl şakalaştığı, ashabıyla birlikte şiir dinlediği, hanımlarıyla sohbet ettiği, nelerin üzerinde nasıl uyuduğu gibi konular ele alınmış; onun hangi ibadetleri nasıl yaptığı üzerinde durulmuş; üstün ahlâkı anlatılmış; ayrıca onun nasıl ve kaç yaşında vefat ettiği, geride neleri miras bıraktığı ve onu rüyada görmenin mahiyetiyle ilgili rivayetlerden de söz edilmiştir.

Şemâil hakkında yazılmış başlıca eserler şunlardır: 1. Tirmizî, eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye ve’l-ḫaṣâʾilü’l-Muṣṭafaviyye. Şemâil konusundaki bu ilk ve en mükemmel eser üzerinde şerh, hâşiye, ihtisar türünden pek çok çalışma yapılmıştır (Kalküta 1252, 1262, 1273; Bulak 1280, 1290; nşr. İzzet Ubeyd ed-De‘‘âs, Humus 1388/1968). 2. Ferrâ el-Begavî, el-Envâr fî şemâʾili’n-nebiyyi’l-muḫtâr (İrşâdü’l-envâr). Eserde Resûl-i Ekrem’in ve soyunun üstünlüğü, özellikleri, vahyin başlangıcı, Resûlullah’ın müşriklerin eziyetlerine katlanması, peygamberliğinin alâmetleri, mi‘racı, ileride olacak şeylere dair verdiği bilgilerin gerçekleşmesi, mûcizeleri, isimleri, sıfatı, nübüvvet mührü, teninin güzel kokusu, üstün ahlâkı, şiir dinlemesi, yürüyüşü, oturuşu, uyuması, abdest alması, yıkanması, misvak kullanması, namaz kılması, oruç tutması, haccetmesi, giyim kuşamı, evdeki ve seferdeki hali, yemesi ve içmesi, son hastalığı ve vefatı gibi konular 102 başlık altında senedleriyle birlikte 1257 hadisle anlatılmıştır (nşr. İbrâhim el-Ya‘kūbî, I-II, Beyrut 1409/1989). 3. Kādî İyâz, eş-Şifâ. Klasik şemâillerden farklı bir muhtevaya sahip olan ve bazı şemâil kitaplarına kaynaklık eden eser İslâm dünyasında büyük itibar görmüş, birçok neşri, şerhi, ihtisarı yapılmış ve çeşitli dillere tercüme edilmiştir (I-II, nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, Kahire 1977; nşr. Abduh Ali Kûşek, Beyrut 1420/2000). Eserin en ünlü iki şerhi, Ali el-Kārî’nin Şerḥu’ş-Şifâ fî ḥuḳūḳi’l-Muṣṭafâ’sı ve Şehâbeddin el-Hafâcî’nin Nesîmü’r-riyâż fî şerḥi Şifâʾi’l-Ḳāḍî ʿİyâż’ıdır (I-IV, Bulak 1257; Kārî’nin şerhiyle birlikte). 4. Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Şemâʾilü’r-resûl. Müellif Tirmizî’nin eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye’sini esas almakla birlikte hadis kitaplarında şemâille ilgili diğer hadisleri de ilâve etmiştir. Eser ayrıca delâilü’n-nübüvve, fezâil ve hasâisle ilgili rivayetleri de ihtiva etmektedir. Hem müstakil bir çalışma olarak hem de el-Bidâye ve’n-nihâye’nin bir bölümü halinde kaleme alınan eseri Mustafa Abdülvâhid yayımlamış (Kahire 1386/1967, 1409/1988), Naim Erdoğan bu yayımı esas alıp eseri Şemâilü’r-Resûl, Hz. Peygamber’in Şemâili-Mucizeleri-Hususiyetleri adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1983). 5. Yahyâ b. Ebû Bekir el-Âmirî, Behcetü’l-meḥâfil ve buġyetü’l-emâs̱il fî telḫîṣi’s-siyer ve’l-muʿcizât ve’ş-şemâʾil. 855’te (1451) tamamlanan eser üç bölüm halinde ele alınmış, birinci bölümde Resûl-i Ekrem’in sîreti, ikinci bölümde hasâisi ve mûcizeleri, üçüncü bölümde şemâili incelenmiştir. Eser Cemâleddin Muhammed el-Eşhar el-Yemenî’nin şerhiyle birlikte neşredilmiştir (I-II, Kahire 1330-1331). 6. Süyûtî, eş-Şemâʾilü’ş-şerîfe. Tirmizî’nin eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye’sini Zehrü’l-ḫamâʾil ʿale’ş-Şemâʾil adıyla ihtisar eden Süyûtî, bu konuda ikinci bir çalışma daha yaparak Resûl-i Ekrem’in özelliklerinin ele alındığı 721 hadisi derleyip şerhetmiştir (nşr. Hasan b. Ubeyd Bâhubeyşî, baskı yeri ve tarihi yok). 7. Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, el-Mevâhibü’l-ledünniyye bi’l-minaḥi’l-Muḥammediyye. Müstakil bir şemâil kitabı olmayıp eserde Resûl-i Ekrem’in hayatı, mûcizeleri ve hasâisi yanında şemâili de ele alınmaktadır (Kahire 1281). Divan şairi Bâkî eseri Meâlimü’l-yakīn fî sîreti seyyidi’l-mürselîn adıyla Türkçe’ye tercüme etmiş (İstanbul 1261, 1313-1316, 1322-1326), Yûsuf b. İsmâil en-Nebhânî el-Envârü’l-Muḥammediyye mine’l-Mevâhibi’l-ledünniyye adıyla ihtisar etmiştir (Beyrut 1310, 1312; Kahire 1320; İstanbul 1394/1974). 8. Abdülhak b. Seyfeddin ed-Dihlevî, Maṭlaʿu’l-envâri’l-behiyye fi’l-ḥilyeti’l-celiyyeti’n-nebeviyye. Hz. Peygamber’in ahlâkı ve şemâilinin ele alındığı eserin bir nüshası Bengladeş’te el-Cem‘iyyetü’l-Asyeviyye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. 9. Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Fâsî el-Hureyşî, Tuḥfetü’l-aḫyâr ʿalâ şemâʾili’l-muḫtâr. Bir nüshasının Rabat’ta el-Hizânetü’l-melikiyye’de (nr. 1695) kayıtlı olduğu belirtilmektedir (Selâhaddin el-Müneccid, s. 192). 10. Rumeli kazaskeri Dede Mehmed Efendi, el-Vesîletü’l-ʿuẓmâ fî şemâʾili’l-Muṣṭafâ ḫayrü’l-verâ. Bir fâtiha, bir basîre, üç bab, bir hâtime ve bir tezyîlden oluşan eserin fâtiha kısmında Kādî İyâz’ın eş-Şifâ’sının birinci bölümü özetlenerek Resûl-i Ekrem’in güzelliği, âzasının tenâsübü, bedeninin temizliği, güzel kokusu ve üstün ahlâkı; basîrede onun doğduğu ayda bazı ülkelerde sevinç gösterisi yapanların nâil olduğu ilâhî mükâfatlar; birinci babda nûr-ı Muhammedî ve dünyaya rahmet olarak gönderilmesi; ikinci babda babasıyla annesinin evlenmesi, babasının vefatı ve Hz. Muhammed’in doğumu; üçüncü babda sütanneye verilmesi ve orada geçen olaylar; hâtimede âhirete intikali anlatılmış, tezyîlde yine eş-Şifâ esas alınarak Hz. Peygamber’i sevmenin gereği, ona salâtüselâm getirmenin önemi üzerinde durulmuştur. Eser önce müellifin el-Midḥatü’l-kübrâ’sı ile birlikte (Bulak 1301), daha sonra Tabersî’nin Mekârimü’l-aḫlâḳ’ının hâmişinde (Kahire 1304, 1311), ayrıca tek başına (Haydarâbâd 1331) yayımlanmıştır. 11. Molla Halil Siirdî, Maḥṣûlü’l-mevâhibi’l-eḥadiyye fi’l-ḫaṣâʾiṣ ve’ş-şemâʾili’l-Aḥmediyye. Yetmiş dört bölümden oluşmaktadır (, XXX, 251). 12. Yûsuf b. İsmâil en-Nebhânî, Vesâʾilü’l-vüṣûl ilâ Şemâʾili’r-resûl. Müellif bu eserini on üç kitaptan faydalanarak hazırlamış, bunlardan biri olan Tirmizî’nin eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye’sindeki hadisleri mükerrerleri çıkarıp kitabına almış, Resûl-i Ekrem’in soyu ve isimleri, dış görünüşü, giyimi, yemesi ve içmesi, ahlâkı, dua ve zikirleriyle tıbb-ı nebevîden oluşan sekiz kitab halinde ve orijinal bir tertipte hazırlamıştır. İbrâhim Şemseddin eseri hadislerini tahriç ederek yayımlamış (Beyrut 1422/2002), Abdullah b. Saîd Muhammed el-Lahcî de Müntehe’s-sûl ʿalâ Vesâʾili’l-vüṣûl ilâ şemâʾili’r-resûl adıyla şerhetmiştir (I-IV, Beyrut 1419/1998). 13. Vehbe ez-Zühaylî, Şemâʾilü’l-Muṣṭafâ. Müellif, eserinin ana konularını Kādî İyâz’ın eş-Şifâ’sından almakla birlikte konuları farklı bir şekilde sıralamış, bunları Resûl-i Ekrem’in Allah katındaki yeri, hasâisi, ona uymanın sebepleri ve itaatin gereği, Cenâb-ı Hakk’ın ona hitabındaki incelik, onun diğer peygamberlere üstünlüğü, faziletleri, temizliği ve güzel kokusu, fesahati ve belâgatı, güzel ahlâkı, zühdü, ibadeti, bedenî özellikleri, isrâ ve mi‘racı, şefaati, lakapları, isimleri, çeşitli mûcizeleri, Kur’ân-ı Kerîm’in i‘câzı, Resûlullah’ın ismeti, ona salâtüselâm getirme ve kabrini ziyaret gibi 158 başlık altında ele almıştır (Dımaşk 1427). 14. Liechtenstein’de bulunan Cem‘iyyetü’l-merkezi’l-İslâmî tarafından bir komisyona hazırlatılan Şemâʾilü’n-nebî ṣallallāhu ʿaleyhi ve sellem. Bu çalışma yapılırken hadisler Mevsûʿatü Cemʿi cevâmiʿi’l-eḥâdîs̱ ve’l-esânîd’den seçilmiş, bu hadisler şemâil konusundaki eserlerin sistemine göre yeniden düzenlenmiş, ayrıca doğrudan veya dolaylı şekilde şemâille ilgili olan âyetler tesbit edilmiştir. Dört ana bölüm ve bir hâtimeden meydana gelen eserde 1373 hadis bulunmaktadır. Birinci bölümde Resûl-i Ekrem’in 700’den fazla ismi ve künyesi tesbit edilmiş, ikinci bölümde tevazuu, cömertliği gibi ahlâkî özellikleri, üçüncü bölümde bedenî özellikleri ve güzellikleri, dördüncü bölümde yemesi içmesi, uyuması gibi halleri ele alınmıştır. Eserin sonunda hadislerin kaynakları gösterilmiş ve hadislerdeki garîb kelimeler açıklanmıştır (Kahire 1425/2004).

Bazı müelliflerin şemâille ilgili eserleri günümüze ulaşmamıştır. Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Tarhân el-Belhî el-Bîkendî, İbnü’l-Mukrî el-İsfahânî, Ebü’l-Abbas Ca‘fer b. Muhammed el-Müstağfirî bunlar arasında sayılabilir. Ayrıca İbnü’l-Mukrî diye anılan hadis hâfızı Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. İbrâhim el-Gırnâtî’nin Resûl-i Ekrem’in şemâili, siyeri, ahlâk ve evsafına dair, dört cilt olduğu ve yirmi kısımdan meydana geldiği belirtilen eş-Şemâʾil bi’n-nûri’s-sâṭıʿi’l-kâmil’i (, II, 1059), Endülüslü hadis hâfızı Ebû Abdullah Muhammed b. Atîk el-Lâredî el-Gırnâtî’nin Meṭâliʿu’l-envâr fî şemâʾili’l-muḫtâr’ı (Zehebî, IV, 1436), İsmâil b. Guneym el-Cevherî’nin Ḥâlü (Ḥulelü)’l-iṣṭıfâ bi-şiyemi’l-Muṣṭafâ’sı (, I, 220) ve Muhammed b. Sâbit b. Abdullah el-Kayserî’nin ʿAynü’r-raḥmeti ve’n-nûr fî şemâʾili’n-nebiyyi’l-mebrûr’u da (a.g.e., II, 393) anılmalıdır. Bunlardan başka Resûl-i Ekrem’in hayatı ve ahlâkına dair bazı eserlerde onun şemâiline de yer verilmiştir. Ebü’ş-Şeyh el-İsfahânî’nin Aḫlâḳu’n-nebî’si, İbnü’l-Cevzî’nin Hz. Peygamber’in sîreti, şemâili ve mûcizelerine dair el-Vefâ bi-aḥvâli’l-Muṣṭafâ’sı (nşr. Mustafa Abdülvâhid, Kahire 1386/1966), Zeynüddin el-Irâkī’nin Resûlullah’ın hayatını ve şemâilini 1000 beyitte anlattığı ed-Dürerü’s-seniyye fî (naẓmi)’s-siyeri’z-zekiyye adlı elfiyyesi ve Şemseddin eş-Şâmî’nin Resûl-i Ekrem’in siyer ve megāzîsine dair yazılmış en hacimli eserlerden biri olan Sübülü’l-hüdâ ve’r-reşâd fî sîreti ḫayri’l-ʿibâd adlı eseri bunlar arasında zikredilebilir.

Günümüzde kaleme alınan şemâile dair kitaplardan Abdullah Sirâceddin el-Halebî’nin Seyyidünâ Muḥammed Resûlullāh ṣallallāhü ʿaleyhi ve sellem: Şemâʾilühü’l-ḥamîde ve ḥıṣâlühü’l-mecîde’si (Dımaşk 1399), Enver el-Cündî’nin Şemâʾilü’r-resûl ve şaḫṣiyyetühü’l-insâniyye’si (Kahire 1948), Şa‘bân Muhammed İsmâil’in Min ḥaṣâʾisi’r-resûl ve şemâʾilihî adlı eseri (Riyad 1400/1980), Muhammed b. Cemîl Zeynû’nun Ḳuṭûf min şemâʾili’l-Muḥammediyye ve’l-aḫlâḳı’n-nebeviyye ve’l-âdâbi’l-İslâmiyye’si (Riyad 1404/1984; Cidde 1407/1987), Saîd b. Abdülkādir b. Sâlim Bâşenfer’in el-Âyâtü’l-beyyinât fîmâ fî aʿzâʾi Resûlillâh ṣallallāhü ʿaleyhi ve sellem mine’l-muʿcizât’ı (Cidde 1997), Eyüp Sabri b. Cemîl’in Türkçe Mülahhas Şemâil-i Hz. Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem’i (Üsküp 1325; İstanbul 1957: Sabri Cemil Yalkut, Hz. Muhammed’in Şemail-i Şerifleri adıyla), İbrahim Bayraktar’ın Hz. Peygamber’in Şemâili (İstanbul 1990), Ali Yardım’ın Peygamberimiz’in Şemâili (İstanbul 1997) ve Faruk Vural’ın Şemâil’i (İstanbul 2009) sayılabilir.


BİBLİYOGRAFYA

, I, 422-425.

Tirmizî, eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye (nşr. Fevvâz Ahmed Zemerlî), Beyrut 1417/1996, s. 48-53.

Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî), Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), XXII, 155-159, nr. 414.

Kādî İyâz, eş-Şifâ bi-taʿrîfi ḥuḳūḳi’l-Muṣṭafâ (nşr. Abduh Ali Kûşek), Dımaşk-Beyrut 1420/2000, s. 201-207.

, IV, 1436.

, VIII, 273-275.

, II, 1059.

Dede Mehmed Efendi, el-Vesîletü’l-ʿuẓmâ fî şemâʾili’l-Muṣṭafâ ḫayrü’l-verâ (Tabersî, Mekârimü’l-aḫlâḳ içinde), Kahire 1304.

, I, 220; II, 393.

M. Tayyib Okiç, Bazı Hadis Meseleleri Üzerinde Tetkikler, İstanbul 1959, s. 145-150.

Selâhaddin el-Müneccid, Muʿcem mâ üllife ʿan Resûlillâh, Beyrut 1402/1982, s. 192-197.

Ali Yardım, Peygamberimiz’in Şemâili, İstanbul 1997.

Şemâʾilü’n-nebî ṣallallāhü ʿaleyhi ve sellem, Kahire 1425/2004, s. b-h.

Vehbe ez-Zühaylî, Şemâʾilü’l-Muṣṭafâ, Dımaşk 1427.

M. Yaşar Kandemir, “Câmi‘”, , VII, 94.

a.mlf., “Hadis”, a.e., XV, 54.

Ömer Pakiş, “Molla Halil Siirdî”, a.e., XXX, 251.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2010 yılında İstanbul’da basılan 38. cildinde, 497-500 numaralı sayfalarda yer almıştır.