TEKLİF

Allah’ın kulunu bir işi yapma veya yapmama hususunda yükümlü tutması anlamında terim.

Müellif:

Sözlükte “bir şeye düşkün olmak, bir işi güçlüğüne rağmen üstlenmek” anlamındaki kelef kökünden türeyen teklîf “birine yapılması zor bir işi yüklemek” demektir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “klf” md.; Tehânevî, I, 504-505). Kelâmda teklif konusu, Cenâb-ı Hakk’ın güç yetiremeyeceği bir şeyle kulunu yükümlü tutmasının (teklîf-i mâ lâ yutâk) aklen mümkün olup olmaması bakımından ele alınır. Şer‘î hitapla yükümlü tutulan, söz ve davranışlarına şer‘î sonuçlar bağlanan âkıl ve bâliğ insana mükellef denir. Usul âlimleri mükellef için el-mahkûm aleyh (hakkında hüküm verilen) tabirini de kullanır. Kişinin teklife ehil sayılabilmesi için kendisine yöneltilen hitabı anlayabilecek ve gereğini yerine getirebilecek güçte bulunması gerekir. Mükellef tutmadaki amaç yükümlülüğün mükellef tarafından imtihan şartları içinde yerine getirilmesidir. Mükellefiyetin şartı kişinin temyiz kudretine sahip olarak bulûğa ermesidir. Dolayısıyla akıl hastaları ile çocuklar mükellef sayılmaz (Zerkeşî, I, 343-352; Zekiyyüddin Şa‘bân, s. 275-277). Âyet ve hadislerde cinlerin de Allah’a kullukla yükümlü olduğu bildirilmiştir. Meleklerin de görevlerini yerine getirmeleri bağlamında teklife tâbi tutulduğu kabul edilir. Peygamberler her ne kadar günahtan korunmuşsa da ismet imtihanı ortadan kaldırmadığı için mükellef statüsü içinde düşünülür (Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, X, 308; Tehânevî, II, 1255). Kulların dinen yapmakla veya kaçınmakla yükümlü bulundukları işlere “ef‘âl-i mükellefîn”, bunlarla ilgili hükümlere “ahkâm-ı teklîfiyye” denir (Gazzâlî, I, 65-66).

Teklif kavramının yer aldığı çeşitli âyet ve hadislerde Allah Teâlâ’nın kimseye gücünün yetmediği şeyi yüklemeyeceğine (el-Bakara 2/233, 286; el-En‘âm 6/152; el-A‘râf 7/42; Buhârî, “Ṣavm”, 49; Müslim, “Îmân”, 199), Allah’a karşı yükümlülüklerde herkesin kendisinden sorumlu olacağına (en-Nisâ 4/84), insanların birbirlerine güçlerinin yetmeyeceği zahmetli işler yüklememeleri, böyle bir durumda birbirlerine yardımcı olmalarının gerektiğine (Buhârî, “Îmân”, 22; Müslim, “Eymân”, 38, 39, 40) dikkat çekilmiştir. Kelâm âlimleri, teklif konusuyla ilgili olarak öncelikle Allah’ın kullarını bazı yükümlülüklerle mükellef tutmasının hikmeti üzerinde durmuşlardır. Mu‘tezile kelâmcıları konuya “aslah” görüşü çerçevesinde yaklaşmıştır. Buna göre peygamber göndermek, peygamberlerin tebliğlerini kabul veya reddedebilmeleri ve neticede sorumlu tutulabilmeleri için insanların önündeki her türlü engeli ortadan kaldırmak, itaatkâr kulları mükâfatlandırıp âsileri cezalandırmak, kulları mükellef kılındıkları şeyleri yapabilecek güçte yaratmak, akla doğruyu göstermek, bir günah veya suç işlemeden dünyada elem çeken iyi kullara âhirette yüksek dereceler vermek ve yapılan tövbeleri kabul etmek Allah için vâcip olan hususlardır. Kādî Abdülcebbâr, Cenâb-ı Hakk’ın insanları mükellef tutmakla kendilerine lutufta bulunduğunu, sevap kazanmalarına vesile hazırladığını ve onlara yarar sağladığını söyler (Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 510; el-Muġnî, XI, 134). Mâtürîdiyye âlimleri teklifin sebep ve hikmetini insanın yaratılış gayesinden hareketle açıklamışlardır. Mâtürîdî, Allah’ın şuurlu bir canlı olarak yarattığı insanı sorumlu tutmamasının ve sorumlu tuttuğu halde ona yol göstermemesinin hikmetle bağdaşmayacağını belirtir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, IV, 53-54; V, 368-369). Ona göre emir ve nehiylerin hikmeti bunların sahibini tanımaktır. Allah insan türünü kendisini tanımakla mümtaz kılmıştır. Yararlı bir şeyden onları uzak tutması mümkün olmadığı gibi onlara kendini tanıma yollarını kapaması da mümkün değildir. Cenâb-ı Hak kendi birliğine ve hikmetine delâlet eden bir âlem yaratmıştır. O’nun, mükellefleri buna vâkıf olmaktan mahrum bırakması düşünülemez; zaten bu takdirde âlemi yaratmasının bir anlamı kalmaz (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 157). Eş‘arîler’e göre bütün ilâhî fiiller hikmet ve adalet ürünü olmakla birlikte bu fiillerde menfaat elde etme veya bir zararı ortadan kaldırma anlamında bir hikmet aramak gereksizdir (İbn Fûrek, s. 140; ayrıca bk. EI2 [İng.], X, 139).

İslâm âlimleri mükelleflerin yükümlülüklerine nasıl vâkıf olacakları hususunu da tartışmıştır. Kādî Abdülcebbâr’a göre Allah teklife konu teşkil eden fiilin fayda veya zararını (hasen, kabih) akıl ve nakil yoluyla mükellefe bildirir. Bu sebeple teklif aklî ve sem‘î diye ikiye ayrılır (Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 510; el-Muġnî, XI, 370-372; XII, 508). Erken dönem Mu‘tezile kelâmcıları vahyin haber verdiği bilgilerin doğruluğuna kesin şekilde inanmakla birlikte insanların mükellefiyetine dair bilgilerin aklî olduğunu söylemişlerdir. Ancak müteahhir Mu‘tezile âlimleri hüsün ve kubuh konusunda akıl-din açısından denge kurmaya çalışmış, hüsün ve kubhun aklî bilgilerin yanı sıra vahiy ile de bilinebileceğini kabul etmiştir. Buna göre Allah’ın varlığı ve birliği, adalet, ihsan, iyilik yapana teşekkür gibi konuların iyiliği, inkâr ve zulüm gibi hususların kötülüğü zorunlu aklî bilgilerle anlaşılır. Allah’a ibadet etmek gibi fiillerin iyiliği, yalancı şahitlik yapmanın ve şeytana uymanın kötülüğü de nazarî-istidlâlî bilgilerle kavranabilir. Buna karşılık ibadetin şekli, zamanı ve çeşitleri, ferdî ve içtimaî ilişkilere dair hükümlerin iyilik ve kötülüğü ancak vahiy yoluyla öğrenilebilir (Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 310, 564; Ebü’l-Hüseyin el-Basrî, II, 886-889). Konuya yükümlülük açısından bakıldığında Mu‘tezile’ye göre peygamberlerin iyi veya kötü davranışları tebliğ etmesine gerek kalmadan insanlar zarurî ve nazarî yolla bilebildikleri şeylerden sorumludur (Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, VI/1, s. 62-64; XI, 101). Mâtürîdî âlimleri, mükelleflerin yükümlü kılındıkları hususlara nasıl vâkıf olabilecekleri sorusunu hüsün ve kubuh anlayışlarından hareketle cevaplamışlardır. İmam Mâtürîdî, iyilik ve kötülüğü kavramada aklın rolünü kabul etmekle birlikte bunun her aklın vahiyden bağımsız şekilde fiillere ait hüsün ve kubhu bütün ayrıntılarıyla bilebileceği anlamına gelmeyeceği, aklın değerler konusundaki bilgi kapasitesinin sınırlı olduğu, bu sınırın ötesini bilmenin vahiy ile gerçekleştiği görüşündedir (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 351-355). Bundan dolayı Allah insanlara peygamberler gönderip aklın bilemeyeceği hükümleri öğretmiştir. Ebü’l-Muîn en-Nesefî’ye göre iyilik ve kötülük akıl tarafından kavranabilirse de iyiliğin emredildiği ve kötülüğün yasaklandığı hususu ancak din vasıtasıyla öğrenilir (Tebṣıratü’l-edille, I, 457-458). Hüsün ve kubhun şer‘î olduğunu savunan Eş‘arîler’e göre dinî sorumluluk vahiyle sabittir; insan akıl gücünü kullanarak iyilik ve kötülüğü bilip ona göre davranmakla mükellef tutulamaz. Bir fiil Allah tarafından emredildiği için iyi, yasaklandığı için kötüdür (İbn Fûrek, s. 94-97; Fahreddin er-Râzî, s. 237-239).

Teklif ve kudret ilişkisi üzerinde de duran İslâm âlimleri Allah’ın mükellefleri güçlerinin yetmeyeceği şeyle yükümlü tutmadığı noktasında ittifak etmiştir. Ancak konu teoride tartışılmış, Mu‘tezile ile Mâtürîdiyye mensupları Allah’ın kişiyi güç yetiremeyeceği şeyle yükümlü tutmasının câiz olmadığını söylerken Eş‘ariyye ve Cebriyye bunu aklen mümkün görmektedir. Mu‘tezile kelâmcıları insanların sorumlu tutulabilmesi için ihtiyarî fiillerini müstakil bir kudret ve irade ile yapabilmesinin gereğini savunur. Aksi halde onları mükellef tutup cezalandırmak Allah’ın adl sıfatını ihlâl eder ve bir zulüm sayılır (Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XI, 367-372). Mâtürîdîler’e göre de insanın ilâhî emir ve nehiylere muhatap kılınması bilinçli oluşuna bağlıdır. Ancak bu, talep edildiğinde elde edilebilecek türden bir bilgi değildir. Sorumluluk açısından kudret de aynı konumdadır. Nitekim âciz kudretten, mecnun şuurdan mahrum olduğu için mükellef değildir. İş görme kudretinden yoksun bırakılan kişinin mükellef tutulması aklen imkânsızdır. Fakat sarhoş örneğinde görüldüğü gibi kudretini iradesiyle kaybeden kimse mükellef tutulur. Teklif ve kudret ilişkisini istitâatın iki zıt fiili gerçekleştirmeye elverişli bulunduğu görüşünden hareketle ele alan İmam Mâtürîdî, bunun kabul edilmemesi durumunda kişinin yaptığı bir işin zıddını işleme kudretinden mahrum olması ve fiillerin iradî değil tab‘an meydana gelme neticesini doğuracağına dikkat çeker (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 420-425). Eş‘arîler, Allah’ın kişiyi güç yetiremeyeceği şeyle yükümlü tutmasını fiilen değil sadece aklen câiz görürken O’nun her şeyin yaratıcısı, tek mâliki ve mutlak irade sahibi bir varlık oluşunu göz önünde bulundururlar. Öte yandan Eş‘arîler istitâatın zıt iki fiili yapmaya elverişli sayılmadığını, her fiil için ayrı bir kudretin gerektiğini söyler. Bu durumda inkârcı kimse küfrü tercih ederek kudretini o yönde kullandığı anda küfrün zıddı olan imanı gerçekleştiremez. Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’ye göre bu noktada Allah’ın kulunu güç yetiremeyeceği bir şeyle mükellef tuttuğundan bahsedilebilirse de bu kulun, aczi yüzünden değil küfrü tercih edip imanı terketmesi sebebiyledir (el-Lümaʿ, s. 136-137; ayrıca bk. EI2 [İng.], X, 139).

İnsanın güç yetiremeyeceği şeyleri üç grupta toplamak mümkündür. 1. Akıl ve tabiat kanunları açısından (âdeten) meydana gelmesi mümkün görüldüğü halde kâfirin imanla yükümlü tutulması gibi Allah’ın gerçekleşmeyeceğini bildiği ve aksini irade ettiği şeyler. Burada küfür hali kulun tercihine göre sabit olmuştur ve kul Allah’ın kendisi hakkındaki bilgisine vâkıf değildir. İslâm âlimleri bu tür konularda teklifin cevazı hususunda görüş birliği içindedir. 2. İki zıt şeyin bir anda ve aynı yerde birleşmesi gibi aklen ve âdeten imkânsız olan şeyler. Böyle bir şeyin câiz sayılmadığında da ittifak vardır. 3. İnsanın vasıtasız uçması gibi aklen imkân dahilinde bulunmakla birlikte âdeten imkânsız olan şeyler. Allah’ın bu tür işlerle hiç kimseyi mükellef tutmadığı bilindiği halde bunun aklen mümkün olup olmadığı konusu tartışılmış, Eş‘arîler bunu câiz görürken Mu‘tezile ile Mâtürîdiyye âlimleri konunun aklen de mümkün sayılmayacağını belirtmiştir (Nûreddin es-Sâbûnî, s. 69-70; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-merâm, s. 248-249). Bakara sûresinde (2/286), “Ey rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler yükleme!” meâlindeki âyette bir tür teklîf-i mâ lâ yutâk bulunduğu düşünülebilirse de gerçekte öyle değildir. Çünkü burada kullanılan kavram teklif değil “tahmil”dir. Cenâb-ı Hakk’ın bir kula veya bir topluma onları imtihan etme bağlamında güç yetiremeyecekleri bir şeyi yüklemesi câiz olmakla birlikte aynı mahiyetteki bir şeyle mükellef tutması söz konusu değildir (Nûreddin es-Sâbûnî, s. 69-70). Selef âlimleri teklif konusunda nakilde bulunanla yetinmiş, Allah’ın kişiye gücü miktarınca sorumluluk yüklediğini söylemiş, kulun gücünün yetmeyeceği bir şeyi ona yüklemesinin aklen câiz olup olmadığı tartışmasına girmeyi uygun görmemiştir.

BİBLİYOGRAFYA
Tehânevî, Keşşâf (Dahrûc), I, 504-505; II, 1255; Eş‘arî, el-Lümaʿ, s. 136-137; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd (nşr. Bekir Topaloğlu – Muhammed Aruçi), Ankara 1423/2003, s. 157, 351-355, 420-425; a.mlf., Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Mehmet Boynukalın), İstanbul 2005, IV, 53-54; V (nşr. Ertuğrul Boynukalın), İstanbul 2006, s. 368-369; X (nşr. Halil İbrahim Kaçar), İstanbul 2007, s. 308; İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 94-97, 140; Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 310, 401, 510-512, 564; a.mlf., el-Muġnî, VI/1, s. 62-64; XI, 101, 134, 367-372; XII, 508; Ebü’l-Hüseyin el-Basrî, el-Muʿtemed (nşr. Muhammed Hamîdullah), Dımaşk 1385/1965, II, 886-889; Cüveynî, el-İrşâd (Muhammed), s. 226-228; a.mlf., el-ʿAḳīdetü’n-Niẓâmiyye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1398/1978, s. 42; Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, Bulak 1322, I, 65-66; Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), I, 457-458; Nûreddin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî uṣûli’d-dîn (nşr. Bekir Topaloğlu), Ankara 1416/1995, s. 69-70; Fahreddin er-Râzî, Kitâbü’l-Erbaʿîn fî uṣûli’d-dîn (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1424/2004, s. 237-239; Âmidî, el-İḥkâm fî uṣûli’l-aḥkâm, Kahire 1387/1968, I, 77-78; Bedreddin ez-Zerkeşî, el-Baḥrü’l-muḥîṭ (nşr. Abdülkādir Abdullah el-Ânî), Küveyt 1413/1992, I, 343-352; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü’l-merâm min ʿibârâti’l-İmâm (nşr. Yûsuf Abdürrezzâk), Kahire 1368/1949, s. 248-249; a.mlf., el-Uṣûlü’l-münîfe li’l-İmâm Ebî Ḥanîfe (nşr. İlyas Çelebi), İstanbul 1416/1996, s. 40-41; Zekiyyüddin Şa‘bân, Uṣûlü’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1971, s. 275-277; İlyas Çelebi, İslâm İnanç Sisteminde Akılcılık ve Kadı Abdülcebbar, İstanbul 2002, s. 302-304; Bekir Topaloğlu – İlyas Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2010, s. 310-311; D. Gimaret, “Taklīf”, EI2 (İng.), X, 138-139.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2011 yılında İstanbul’da basılan 40. cildinde, 385-387 numaralı sayfalarda yer almıştır.