VÂRİD

Sâlikin kalbine ansızın gelen hal, ilham anlamında tasavvuf terimi.

Müellif:

Sözlükte “suya varan, ulaşan” anlamındaki vârid (çoğulu vâridât) vird ve mevrid kelimeleriyle aynı kökten gelir. Daha ziyade çoğul şekliyle kullanılan vârid doğrudan Hak’tan alınan bilgi türleri olan “havâtır, fütûhat, tavârik, şevâhid, levâih, bevâdî, tecelliyat, ilhâmat” gibi kavramlara yakın bir anlam taşımakla birlikte aralarında bazı farklılıklar vardır. Serrâc’a göre vârid kalbe ansızın gelen ve onu kaplayan, insanın irade ve fiillerinin etkisinin bulunmadığı bir haldir, bir tecellî türü olan “bâdî”den sonra gelir. Bâdîde insan fiilinin tesiri vardır, vâridde ise yoktur. Çünkü vâridin başlangıcı bâdîdir. Zünnûn el-Mısrî, Hak’tan gelen vâridin kalbi titreteceğini söyler (Lüma‘, s. 335). Kuşeyrî’ye göre vâridât övülmeye değer havâtırdır. Vâridât havâtırdan daha genel bir terim olup bazan Hak’tan, bazan zâhirî veya bâtınî ilimden zuhur eder. Havâtır sadece hitap (söz) türünden şeylere mahsustur. Vâridât ise sürur vâridi, hüzün vâridi, kabz vâridi, bast vâridi gibi halleri kapsar (Risâle, s. 220).

Sûfîlere göre vârid uzaktakini haber vermek için ilâhî mertebeden gelen bir elçidir. Bu elçi ya ruhaniyet (melekî) ya da nâriyettir (şeytanî). Kişinin ruhaniyetine mutâbık melekî vâridin ardından bir soğukluk ve lezzet gelir. Elem vererek kişiyi terketmez, sûreti değişmez ve geride ilim bırakır. Nitekim Hz. Peygamber, Cebrâil vasıtasıyla ilk vahye muhatap olduktan sonra kendisini bir soğukluk ve titreme hali almış, örtüye büründürülmesini istemiştir. Şeytanî vâridin ardından ise kişide hayret, sıkıntı, darbe, elem ve ağırlık halleri meydana gelir. Bu durum şeytanın alevli ateşten yaratılmasından kaynaklanır. Mürid vâridin şeytanî mi melekî mi olduğu konusunda bazan tereddüde düşebilir. Bunun için vâridin kendisinde bıraktığı izlere bakmalıdır. İbnü’l-Arabî vâridâtın bazan sadece ilim veya amel, bazan hem ilim hem amel, bazan hal, bazan amel ve hal, bazan da ilim, amel ve hali birleştirerek getirdiğini; vâridin yaratılmış bir şey değilse kul ile Allah arasındaki özel yönden (vech-i hâs) gelen tecellî olduğunu söyler (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 567). Tasavvuf kaynaklarında çokça kullanılan tabirlerden biri, “Virdi olmayanın vâridi yoktur” sözüdür. Buna göre vâridâta erişmek için müridin mürşidi tarafından verilen virdleri okuması, böylece kalbini vâridâta hazır hale getirmesi gerekir. Sûfîlerin vâridâtının anlatıldığı eserler tasavvuf edebiyatında bir tür oluşturmuştur. Bunların en meşhuru Şeyh Bedreddin Simâvî’nin Vâridât’ıdır (bk. VÂRİDÂT). Bunun yanında İsmâil Hakkı Bursevî, Sofyalı Bâlî Efendi, Mehmed Nasûhî, Erzurumlu İbrâhim Hakkı, Emîr-i Kebîr Hemedânî, Hâce Mîr Derd, Ali Behcet Efendi, Aziz Ali Efendi, Üsküdarlı Hâşim Baba, Kāimî ve Tâceddin b. Zekeriyyâ’nın Vâridât adlı eserleri bulunmaktadır.


BİBLİYOGRAFYA

Serrâc, Lüma‘: İslâm Tasavvufu (trc. Hasan Kâmil Yılmaz), İstanbul 1996, s. 335.

, s. 220.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), II, 566-567.

Abdürrezzâk el-Kâşânî, Leṭâʾifü’l-iʿlâm (nşr. Saîd Abdülfettâh), Kahire 1416/1996, II, 379.

Suâd el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2005, s. 666-670.

Nuran Döner, “İsmail Hakkı Bursevî’nin Kitâb-ı Kebîr’i ve Bursevî’de Vâridât Kültürü”, Tasavvuf, sy. 15, Ankara 2005, s. 312-315.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2012 yılında İstanbul’da basılan 42. cildinde, 519-520 numaralı sayfalarda yer almıştır.