SELMÂN-ı FÂRİSÎ

SELMÂN-ı FÂRİSÎ (سلمان الفارسي; Ebû Abdillâh Selmân el-Fârisî, ö. 36/656 [?]) İslâmiyet’i kabul eden İran asıllı ilk sahâbî.

Müellif: İbrahim Hatiboğlu

Asıl adı Mâhbe (Mâyeh) b. Bûzehmeşân (Bûzekhân, Bûzihşân, Hûşbûdân) b. Mürselân b. Yehbûzân iken müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslâm diye tanıtmış, Selmân el-Hayr, Selmân-ı Pâk veya Selmân el-Hakîm diye de anılmıştır. Mecûsî dinine mensup olan babası köyünün reisi (dihkan) idi. Selmân, Râmhürmüz’de doğdu ve ilk çocukluk yıllarını burada geçirdi. Küçük yaşlarda ailesiyle birlikte buradan ayrılıp Ceyy (Ceyyân, daha sonra Şehristan) diye anılan bir köye göç etti. Zengin ve itibarlı bir aileye mensup olan Selmân biri Kindeli olan, diğeri vefatı sırasında baş ucunda bulunan Bukayre (Müsned, V, 439) isimli iki hanımla evlendi. Abdullah adlı bir oğlu ile biri İsfahan’da, diğerleri Mısır’da yaşayan üç kızından bahsedilmektedir. Oğlu Abdullah’tan torunu olan Abdurrahman dedesinin müslüman oluş kıssasını rivayet etmiştir.

Mecûsî âteşkedesinde kutsal ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din arayışına giren Selmân ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hıristiyanlığı benimsedi ve önce Dımaşk’a kaçtı, ardından Musul, Nusaybin ve Ammûriye’ye (Amorion) gitti. Ammûriye’de kendisinden Hıristiyanlık hakkında bilgi aldığı bir papaz, ölüm döşeğinde iken kendisine pek yakında Arap yarımadasında İbrâhim peygamberin Hanîf dini üzere gönderilecek son peygamberin geleceğini haber verdi. Onun hediye kabul etmekle beraber sadaka almayacağını, ayrıca kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü bulunacağını söyledi. Bir Arap tüccarıyla tanışan Selmân, kendisini çölden geçirmesi karşılığında sahip olduğu hayvanları ona verip kervanına katıldı. Ancak kervan Vâdilkurâ’ya ulaştığında tüccar Selmân’ı bir yahudiye köle olarak sattı. Ardından bu yahudi onu Medine’de yaşayan Benî Kurayza’ya mensup bir başka yahudiye (Osman b. Eşhel) sattı. Selmân, Medine’yi görünce Ammûriyeli rahibin tarif ettiği şehre geldiğini anladı. Daha sonraki günlerde Hz. Peygamber’in Medine’ye doğru yola çıktığını ve Kubâ’ya geldiğini duyunca hemen oraya gitti ve rahipten öğrendiği nübüvvet alâmetlerinin kendisinde bulunduğunu görünce müslüman oldu. Âzat edilmesine kadar meydana gelen Bedir ve Uhud gazvelerine katılamadı. Hendek Gazvesi’nden önce Resûl-i Ekrem’in tavsiyesi üzerine efendisiyle anlaşıp muhtemelen İslâmî dönemin ilk mükâtebe* sözleşmesini yaptı. Bedel olarak kararlaştırılan 300 hurma fidanı dikme işi Resûlullah’ın nezâretinde ashabın da yardımıyla gerçekleştirildi ve beytülmâlden 40 ukıyye ödenerek Selmân’ın âzat edilmesi sağlandı (Müsned, V, 443-444; İbn Hişâm, I-II, 218 vd.). Hz. Peygamber, Selmân ile Ebü’d-Derdâ’yı kardeş ilân etti. Selmân, Hendek Gazvesi’ne ve ondan sonraki bütün savaşlara katıldı. Bu gazve sırasında bir hendek kazılmasını teklif etmesi ve hendek kazmadaki başarısı dolayısıyla ensar ve muhacirler Selmân’ı kendilerinden sayma konusunda ihtilâfa düşünce Resûlullah, “Selmân bizden, Ehl-i beyt’tendir” diyerek (İbn Sa‘d, IV, 83) bu tartışmaya son verdi. Resûl-i Ekrem’in bu sözüne dayanan Hz. Ömer diğer Ehl-i beyt mensuplarına olduğu gibi ona da maaş bağladı; fakat Selmân bu parayı sadaka olarak dağıtıp hurma liflerinden ördüğü hasırları satmak suretiyle hayatını kazanma yolunu seçti.

Zâhid bir kişiliğe sahip olan Selmân-ı Fârisî, Resûl-i Ekrem’in övgüsünü kazandı. İlim öğrenmeye düşkünlüğü ve sünnete bağlılığı ile mensubu bulunduğu ashâb-ı Suffe arasında önemli bir yer edindi. Medâin valiliği sırasında bile mütevazi yaşayışını değiştirmediği için halkın teveccühünü kazandı. Çok yer gezip farklı tecrübeler elde etmesi sonucu geniş birikime sahip olan Selmân’ın Tâif’in fethi sırasında mancınık ve debbâbe kullanılmasını tavsiye ettiği ve bunların yapımını bizzat gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Irak bölgesindeki fetihler başlayıncaya kadar Medine’de yaşadı. Hz. Ömer’in halifeliği zamanında İsfahan’a döndü. Kādisiye Savaşı’na, Medâin, Celûlâ ve Belencer fetihlerine katıldı. Hz. Ömer’in emriyle Kûfe şehrinin kuruluşu aşamasında ve daha sonra önemli katkıları oldu ve halife onu Medâin’e vali tayin etti. Hz. Osman’ın hilâfetinin sonlarına kadar valilik görevine devam eden Selmân’ın bu sırada vefat ettiği belirtilmektedir. Buna göre Medâin’de 35 (656) yılı sonu veya 36 (656) yılı başlarında ölmüş olmalıdır. Onun bu tarihten önce veya daha sonra vefat ettiği de söylenmektedir. Selmân’ın IV. Murad tarafından yeniden yaptırılan türbesi Bağdat yakınlarında onun kabri etrafında oluştuğu belirtilen, bugün Selmânıpâk diye bilinen kasabadadır. Remle’de ve Mardin ilinin Nusaybin ilçesinde de birer makam türbesi bulunmaktadır. Bazı İslâm ülkelerinde adı çeşitli mekânlara verilen Selmân’ın kaç yıl yaşadığı konusunda ihtilâf edilmiş, onun muammerûndan olduğunu söyleyenler hayatı için 150 ile 553 yıl arasında farklı rakamlar ileri sürmüş, 250 yıldan fazla yaşadığı rivayetinin kabul gördüğünü söyleyenler bile olmuş, ancak Zehebî, İbn Ebû Hâtim’den (ʿİlelü’l-ḥadîs̱, II, 139) naklettiği bir rivayete dayanarak Selmân’ın seksenli yaşlara varmadan öldüğünü, muhtemelen kırklı yaşlarda iken Hicaz’a geldiğini ifade etmiştir. Hendek kazımı sırasında güçlü kuvvetli bir kimse olması dolayısıyla ensar ve muhacirlerin onu kendilerine nisbet etmeye çalışması da Zehebî’nin bu tesbitini teyit etmektedir. Selmân’ın uzun yaşadığına dair haberler ise Abbas b. Yezîd el-Bahrânî tarafından nakledilmiş, hiçbir isnadı bulunmayan münkatı‘ rivayetlerdir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, I, 555-556).

Selmân’ın Rumca ve İbrânîce öğrendiği, Farslar’ın, Romalılar’ın, yahudi ve hıristiyanların kutsal kitaplarını okuduğu rivayet edilmektedir. Bu sebeple onun hakkında “sâhibü’l-kitâbeyn” (Kur’an’ı ve Kitâb-ı Mukaddes’i iyi bilen) veya “önceki ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir umman” ifadeleri kullanılmıştır. Selmân’ın Fâtiha sûresini Farsça’ya tercüme ettiği ve Resûlullah’ın bunu menetmediği kaydedilmektedir (Serahsî, I, 37). Selmân, Hz. Peygamber’den hadis nakletmiş, kendisinden de hanımı Bukayre ile Şürahbîl b. Sımt, Kâ‘b b. Ucre, Alkame b. Kays, Âmir b. Abdullah, Amr b. Şürahbîl, İbn Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî, Esved b. Yezîd, Enes b. Mâlik, Ebü’t-Tufeyl gibi sahâbîler, ayrıca birçok tâbiî hadis rivayet etmiştir. Selmân’ın rivayet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’de bulunmakta, Ahmed b. Hanbel el-Müsned’inde onun otuz yedi rivayetine yer vermektedir. En geniş müsned kabul edilen Bakī b. Mahled’in eserinde altmış rivayetinin yer aldığı belirtilmektedir (Zehebî, I, 505). Selmân, Şiî müelliflerince âsârı ilk tasnif eden kişi olarak kabul edilmektedir (Hasan es-Sadr, s. 280). İbn Hacer el-Askalânî, Cüzʾân min ḥadîs̱i Selmân adında oldukça hacimli bir hadis cüzünün bulunduğunu söylemekte (el-Muʿcemü’l-müfehres, s. 298), ayrıca Mesâʾilü’r-ruhbân isimli küçük bir risâle ona nisbet edilmektedir (Antalya Akseki İlçe Halk Ktp., nr. 306, vr. 181a-182b). Şiîler, Kitâbü Ḥadîs̱i Câselîk (Câsîlîk)’in müellifinin Selmân-ı Fârisî olduğunu kabul etmektedir (DİA, XV, 39).

Hz. Peygamber’in saçlarını tıraş etmesi sebebiyle berberlerin pîri sayılan Selmân böylece fütüvvet teşkilâtının gelişmesinde önemli rol oynamış, aynı zamanda pek çok tasavvufî silsilenin içinde yer almıştır (EI2 [İng.], Suppl., s. 702). Kâzerûniyye tarikatının kurucusu Kâzerûnî’nin Abbâsî halifelerinin kendisine gönderdiği zekât paylarını Selmân-ı Fârisî’nin kabilesi arasında dağıttığı söylenmektedir. Şiîler, Selmân’ı çok az sayıdaki güvenilir sahâbîler arasında saymış, onu Hz. Ali’den sonra ikinci sırada önemli bir kişi kabul etmiş, zamanla kabrini Kerbelâ dönüşü uğranması gereken bir ziyaretgâh haline getirmiştir. Bazı aşırı Şiîler, Hz. Ali’nin Allah katındaki makamına vâkıf olduğu için Selmân’ı hüccet kabul etmektedir. Gulât-ı Şîa’dan bir grup Selmân-ı Fârisî’yi peygamber saymış, hatta ona Peygamber’in üstünde bir değer atfetmiştir (EI2 [İng.], VIII, 998). Nusayrîler, Selmân’ı ulûhiyyet anlayışlarının temelini oluşturan ve “ayn: Ali (ilâh)- mîm: Muhammed (hicâb)- sîn: Selmân (bab)” şeklinde formüle edilen üç sırlı harf inanışının bir parçası kabul etmişlerdir. Bu sembolik yorum çerçevesinde Gāliyye içerisinde Selmân’ı yücelterek onun insanların hakikate giriş kapısı olduğunu kabul eden grup Selmâniyye (Sîniyye) adını almıştır. Günümüze kadar varlığını koruyan Nizâriyye’nin kıyamet doktrinine göre mevcut imam Ali ile özdeşleşerek onun ruhî gerçekliğinde tecellî etmekte, ona inananlar da Selmân-ı Fârisî ile özdeşleşmektedir. Dürzîlik anlayışında da bu aşırı fırkanın kurucusu Hamza b. Ali’nin değişik dönemlerde farklı tezahürlerinin olduğuna, Resûl-i Ekrem devrinde de Selmân-ı Fârisî olarak zuhur ettiğine inanılır.

Selmân-ı Fârisî hakkında yapılan pek çok çalışmadan bazıları şunlardır: Ca‘fer es-Sâdık, Ḳıṣṣatü Selmân el-Fârisî (Burdur İl Halk Ktp., nr. 58); Hüseyin Mücîb el-Mısrî, eṣ-Ṣaḥâbiyyü’l-celîl Selmân el-Fârisî ʿinde’l-ʿArab ve’l-Fürs ve’t-Türk (Kahire 1973); Ali Şerîatî, Selmân-ı Pâk (Tahran 1977); Ahmed İbrâhim el-Hakīl, Selmân el-Fârisî: Lev Kâneti’l-ḥaḳīḳatü fi’l-Merîḫ le-şedde’r-riḥâle ileyhâ (Beyrut 1400/1980); A. A. Razwy, Salman al-Farsi: Salman the Persian: A Short History of his Life (Elmhurst 1983, 1988); Ebû Abdurrahman b. Akīl ez-Zâhirî, el-Burhân ʿalâ taḥsîni ḥadîs̱i Selmân (Riyad 1413/1993); Atâullah Muhâcirânî, Berresî-yi Seyr-i Zindegî ve Ḥikmet ve Ḥükûmet-i Selmân-ı Fârsî (Tahran 1375); Rebî‘ Hamîd Zehrüddin, Selmân el-Fârisî câmiʿu ʿilmi’l-evvelîn ve’l-âḫirîn (Dımaşk 1420/1999); Assad Rassoul, Salman al-Farisiyy (Köln 2000); Merziye Paşayeva – Zahide Hacıieva, Selmân Mümtaz Arxivinin Täsviri (Bakı 2005); Emel Tannâne, Selmân el-Muḥammedî (Beyrut 2006). Saim Arı, Selmân-ı Fârisî (1994, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Âdem Muhammed Ahmed el-Bâzmî, Merviyyâtü Üsâme b. Zeyd ve Selmân el-Fârisî fî Müsnedi’l-İmâm Aḥmed (1404, Câmiatü Ümmi’l-kurâ külliyyetü’ş-şerîa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye) adıyla birer yüksek lisans tezi hazırlamış, aralarında şarkiyatçıların da yer aldığı pek çok müellif onunla ilgili makaleler yazmıştır.

Şarkiyatçı J. Horovitz, Selmân-ı Fârisî’nin erken dönem kaynaklarda adı geçmezken daha sonra kendisinden söz edildiği yolunda bir iddia ileri sürerek özellikle Hendek Gazvesi’ndeki etkinliklerine ve zühd hayatına ilişkin bilgilerin İran asıllı bir kimsenin kıymetini arttırmak için sonradan uydurulduğunu, hatta böyle bir kişinin yaşayıp yaşamadığının bile tartışmalı olduğunu söylemekteyse de bu kadar farklı kaynağın ve rivayetin aynı husustan ve ittifak derecesinde söz etmesi bu iddianın isabetsizliğini ortaya koymaktadır. Medine’nin kuzeyinde yer alan ve Mesâcid-i Seb‘a diye bilinen yedi mescidden biri, Ömer b. Abdülazîz’in Medine valiliği sırasında yaptırdığı sanılan Mescid-i Selmân-ı Fârisî’dir. Daha sonra Seyfeddin Hüseyin b. Ebü’l-Heycâ tarafından yeniden inşa edilen yapı (577/1181) bugün de varlığını sürdürmektedir.

BİBLİYOGRAFYA

Müsned, V, 437-444; Vâkıdî, el-Meġāzî, s. 194; İbn Hişâm, es-Sîre2, I-II, 214-222, 506; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, IV, 75-93; İbn Ebû Hâtim, ʿİlelü’l-ḥadîs̱ (nşr. Muhibbüddin el-Hatîb), Beyrut 1405/1985, II, 139; Ebü’ş-Şeyh, Ṭabaḳātü’l-muḥaddis̱în bi-İṣbahân (nşr. Abdülgafûr Abdülhak Hüseyin el-Belûşî), Beyrut 1407/1987, I, 203-236; İbn Abdülber, el-İstîʿâb (Bicâvî), II, 634-638; Serahsî, el-Mebsûṭ, I, 37; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, II, 331; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, I, 505-557; İbn Hacer, el-İṣâbe (Bicâvî), III, 141; a.mlf., Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IV, 137-139; a.mlf., el-Muʿcemü’l-müfehres (nşr. M. Şekkûr el-Meyâdînî), Beyrut 1418/1998, s. 298; Cl. Huart, “Selmân du Fârs”, Mélanges Hartwig Derenbourg (1844-1908), Paris 1909, s. 297-310; L. Massignon, Salmân Pâk et les premières spirituelles de l’Islam iranien, Paris 1934, s. 101-127; Hasan es-Sadr, Teʾsîsü’ş-Şîʿa, Beyrut 1401/1981, s. 280; Wensinck, el-Muʿcem, VIII, 107; Abdüssettâr eş-Şeyh, Aʿlâmü’l-ḥuffâẓ ve’l-muḥaddis̱în, Dımaşk-Beyrut 1417/1997, I, 473-507; J. Horovitz, “Salmān al-Fārisī”, Isl., XII (1922), s. 178-183; D. M. Donaldson, “Salman”, MW, XIX/4 (1929), s. 338-352; L. Massignon, “Selmâniye”, İA, X, 461; H. Halm, “Salmāniyya”, EI2 (İng.), VIII, 998; G. Levi Della Vida, “Salmān al-Fārisī”, a.e. Suppl., s. 701-702; Pervîz Ezkâî, “Selmân-ı Fârisî”, DMT, IX, 262-265; M. Yaşar Kandemir, “Hadis”, DİA, XV, 39.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2009 yılında İstanbul’da basılan 36. cildinde, 441-443 numaralı sayfalarda yer almıştır.