TUĞLUKÂBÂD

Tuğluklular döneminde Delhi yakınında kurulan şehir.

Müellif:

Afganistan’ı ele geçiren Çağataylılar’ın Hindistan’a akın yapmaları ve Delhi’yi iki defa abluka altına almaları Delhi Türk sultanlarını müstahkem kale-şehirler kurmaya sevketmiştir. Melik Gazi unvanıyla tanınan Tuğluklu hânedanının kurucusu Gıyâseddin Tuğluk’un (1320-1325) Yeni Delhi’nin yaklaşık 15 km. güneydoğusunda kurduğu Tuğlukâbâd şehri de bunlardan biridir. Tuğlukâbâd’ın mimarı, aslen Anadolulu bir kumandan olan, şahne-i imâret Melikzâde Ahmed b. Ayaz-ı Rûmî’dir. Arkeolojik buluntulara ve kaynakların verdiği bilgilere göre şehirde halkın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek su ve yiyecek depoları, alışveriş merkezleri, camiler, evler, hükümdar sarayı, çevgân alanları, tören ve toplantı yerleri, surlar ve istihkâmlar bulunuyordu. Bu tarz şehirlerden ilki, Delhi Türk Sultanı Alâeddin Halacî tarafından 1303 yılında kurulan Delhi yakınlarındaki Sîrî’dir. Ancak bu şehirden günümüze birkaç duvar yıkıntısı dışında hiçbir şey kalmamıştır. Tuğlukâbâd ise aynı amaçla tesis edilen şehirlerin zamanımıza en iyi korunarak ulaşanıdır. İlk kuruluşunda Delhi’den ayrı bir şehir gibi olan Tuğlukâbâd, Delhi’nin çok hızla büyümesi sonucunda bu şehrin sınırları içinde bir semt durumuna geldi.

İbn Battûta’ya göre Tuğlukâbâd’ın kuruluş sebebi, Halacîler’den Kutbüddin Mübârek Şah’ın Melik Gazi Tuğluk’a bir gün sultan olması halinde yeni bir şehir kurmasını tavsiye etmesidir. Bununla birlikte o dönemde Hindistan hükümdarları arasında yeni başşehir inşası eğilimi yanında Tuğlukâbâd’ın yeni bir hânedanın kuruluşunun göstergesi olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Tuğlukâbâd’ın Gıyâseddin’in saltanatının ilk iki yılı içinde tesis edildiği anlaşılmaktadır. Nitekim Berenî, 721 (1321) yılı olaylarından bahsederken genel kabullerin hâlâ Sîrî’deki Halacîler’in sarayında yapıldığını, ancak Varangal’ın yeniden fethinin (723/1323) hem Sîrî’de hem Tuğlukâbâd’da kutlandığını belirtmektedir. Dolayısıyla Tuğlukâbâd’ın 1323’te başşehir olduğu ve Sultan Gıyâseddin, emîrler, melikler, âlimler ve devlet ricâlinin burada evler yaptırıp oturmaya başladıkları anlaşılmaktadır.

Şehir, Gıyâseddin Tuğluk Şah’ın ölümünden sonra kısa bir süre daha devlet merkezi olarak kaldı. Muhammed Şah Tuğluk, babasının veliahdı sıfatıyla Tuğlukâbâd’da tahta oturdu. Fakat kırk gün sonra Delhi’ye gitti ve âdete uygun biçimde eski sarayda tahta çıktı. Ardından saray ve hükümet binalarının bulunduğu Tuğlukâbâd’a kısa bir süre için geri döndü (725/1325). Muhammed Şah, bastırdığı bilyon (alaşım) paraları tedavülden kaldırmak istediğinde bunları altın ve gümüş paralarla değiştirme işini de Tuğlukâbâd’da gerçekleştirdi.

Tuğlukâbâd, Muhammed Şah Tuğluk’un tahta çıkmasından sonra önemini kaybetmeye başladı. Onun ilk icraatlarından biri babasının sarayını terketmek ve kendisine başka bir saray yaptırmak oldu. Şüphesiz bu davranışı kendisinden önceki sultanların ve babasının uyguladığı bir âdetti. Muhammed Şah Tuğluk, Tuğlukâbâd’ın dışında Âdilâbâd şehrini inşa ettirdi. Ardından yeni yaptırdığı Cihanpenâh’a taşındı. Başşehrin Devâgirî’ye (Devletâbâd) taşınmasından sonra Delhi’ye ve Cihanpenâh’a döndüyse de Tuğlukâbâd’da oturmadı. İbn Battûta’nın seyahati esnasında Tuğlukâbâd artık başşehir değildi, fakat eski ihtişamından henüz bir şey kaybetmemişti. Ayrıca şehirde kiremitleri altınla yaldızlanmış, göz kamaştırıcı görkemli bir köşk vardı. Rivayete göre Tuğluk Şah bu saraydaki havuzun içinde altın eritmiş ve havuz tek parça altına dönüşmüştü. Fîrûz Şah Tuğluk ise (1351-1388) Delhi’yi imar ettirdi ve yeni binalar yaptırdı. Ancak Tuğlukâbâd bu imar çalışmaları içinde yer almadı. Fîrûz Şah da kısa süre sonra Delhi’nin bir başka bölümünde yaptırdığı Fîrûzâbâd’a taşındı. Böylece Tuğlukâbâd kaderine terkedildi.

Tuğlukâbâd’dan günümüze sağlam olarak ulaşan tek yapı şehrin dışında bulunan Gıyâseddin Tuğluk Şah’ın türbesidir. Şehir üç müstahkem bölgeye ayrılmıştır: Aşağı şehir (pâyîn-şehr), yukarı şehir (bâlâ-şehr) ya da kale (hisâr) ve saray. Şehir bu yapısıyla İslâmî-Horasânî tarzda olup planı Tûs, Nîşâbur ve Büst şehirlerine benzemektedir. Şehrin kurulduğu arazi muson yağmurları mevsiminde suyun toplandığı havza ile çevrili bir tepedir. Birçok su bendinin inşasıyla şehrin güneyinde kalan arazi büyük bir göl haline getirildi. Sultan Gıyâseddin, türbesini bu gölün ortasında yaklaşık 300 metrelik bir geçit yolla kaleye bağlı suni bir adanın üzerine yaptırdı. Tuğlukâbâd’ın çevresi yaklaşık 6 km. uzunluğunda, şehirdeki ana caddeler 2 kilometreden biraz kısadır. Şehrin dış hatları geometrik formda olmayıp kayalık tepenin sınırlarını takip ettiğinden girintili çıkıntılı yamuk biçimindedir. Şehir, üzerinde büyük yuvarlak kulelerin bulunduğu sağlam duvarlar tarafından korunmaktadır. On ikisi dışa açılan, ikisi dış kale ile şehir arasında, biri de dış kaleyi iç kaleye bağlayan olmak üzere toplam on beş kapısı vardır. Bunlara Muhammed Şah Tuğluk’un kendi sarayına giriş için yaptırdığı Âdilâbâd Kapısı da eklenirse bu sayı on altıya çıkar. Günümüze iyi durumda ulaşan Andheri Kapısı dışındaki bütün kapılar haraptır. Şehrin inşasında gereken taşlar yine şehrin kurulduğu yerden sağlanmış, kale ve iç kaledeki bazı taş ocakları su deposu haline getirilmiştir.

Surların yapımında kullanılan taşlar büyük ebattadır ve ortalama 50 × 50 × 200 cm. boyutlarındadır. Surların kalınlığı çeşitlilik gösterir. Bazı yerlerde doğrudan sarp kayalar üzerine yapılan duvarlar oldukça incedir; ancak diğer yerlerde surların kalınlığı 10 metreyi bulmaktadır. Surların yüksekliği dış ve iç kalenin bazı bölümlerinde 30 metreye ulaşmaktadır. Fakat ortalama yükseklikleri 10-15 m. arasındadır. Hem surlar hem kuleler dıştan ve kale alanında temelden yukarı doğru meyilli olup üç katlı bir savunma sistemine sahiptir. İlk katın çok keskin bir eğimi vardır; 12 m. yüksekliğinde, 2 metreden daha geniştir ve bütün kale ile iç kaleyi çevreler. Bu güçlü savunma sistemi kaleye heybet vermektedir. İç kale sultana ait özel binaların yer aldığı en sağlam bölümdür. İç kalenin tek kapısı dış kaleye açılan batı duvarının ortasında bulunmaktadır. Bundan başka muhtemelen gizli yollarla çıkışa giden küçük bir kapı daha vardır. İç kaledeki en belirgin yapı hemen hemen ortada yer alan Cihannümâ adlı köşktür. Planı kare şeklinde bir platform üzerinde basamaklı bir piramit formunda olup etrafı saray yapılarıyla çevriliydi. İç kalede su ihtiyacını karşılamak üzere bir sarnıç, ayrıca küçük bir mescid bulunuyordu. Tuğlukâbâd’da 180 × 120 m. boyutlarında sarayın avlusuna bakan geniş bir meydan vardı. Burası çevgân alanı değil büyük ihtimalle törenler ve saray toplantıları için kullanılıyordu. Bu mimari özellikleriyle Tuğlukâbâd, Hindistan’da sonraki tarihlerde inşa edilen kale-şehirlere örnek olmuştur.


BİBLİYOGRAFYA

Berenî, Târîḫ-i Fîrûz Şâhî (nşr. Seyyid Ahmed Han), Osnabrück 1981, s. 449-450, 456, 476.

İbn Battûta, Seyahatnâme (trc. M. Sait Aykut), İstanbul 2004, II, 612, 644.

Seyyid Ahmed Han, Âs̱ârü’ṣ-ṣanâdîd, Leknev 1876, s. 19-20.

M. Shokoohy – N. Shokoohy, “Tughluqābād, The Earliest Surviving Town of the Delhi Sultanate”, , LVII/3 (1994), s. 516-550.

K. A. Nizami, “Delhi”, , IX, 126.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2012 yılında İstanbul’da basılan 41. cildinde, 332-333 numaralı sayfalarda yer almıştır.

Leave a Comment